18 Ağustos 2013 Pazar

Gezi ve Posthegemonya - Doç. Dr. Ali Murat Yel - 17 Ağustos 2013

Tartışma evrenimizi girdiğinden beri “Gezi”, belirli siyasi ve toplumsal duruşlara işaret eden bir söylem olarak inşa edilmektedir. Gezi’yi, iktidara direniş temelinde bir söylem olarak üreten özneyi, tek sesli ve homojen bir kimlikle tanımlamak ise neredeyse imkansızdır. Cumhuriyet Mitingleri’nin İslamofobik eğilimini barındıran ulusalcı refleksten anti-kapitalist Müslümanlara, çevrecilerden LGBTT hareketine, Kemalist modernleşme projesine eklemlenen seçkinci soldan, solun daha yerelci veya özgürlükçü yorumlarına varıncaya dek geniş bir yelpazeden bahsetmek mümkündür.

Bu yelpazenin dikkat çekici özelliği, özgürlükçü ve totaliter eğilimleri bir arada içermesidir. Homojen bir “Gezi Ruhu”ndan bahsetmek mümkün olmadığı gibi, tek sesli bir iktidar bloğundan bahsetmek de imkansız görünmektedir. Toplumu oluşturan bireylerin, etnik, dini, sınıfsal ve cinsel aidiyetleri açısından farklılaşan talepleri mevcut olmakta ve yekpare bir ideoloji eksikliğinden dolayı bunların hepsini kapsayacak bir “hegemonya” alanını tesis etme olanağı bulunmamaktadır. Gezi olaylarının görünür kıldığı dinamikler, Türkiye’nin hegemonik modelden, posthegemonya dönemine geçisini göstermesi açısından önemlidir.

Hegemonya kavramı 

“Hegemonya” kavramını kuramsallaştıran İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci’ye göre bir toplumsal sınıfın, devlet aygıtını ele geçirmesi ancak ve ancak o sınıfın, toplumdaki diğer sınıflar üzerinde bir “hegemonya” tesis etmesiyle mümkündür. Hegemonya ise baskı veya zor kullanarak değil, kitlelerin “rıza”sını alarak gerçekleşebilir. Sivil toplum, hegemonya ilişkilerinin net bir şekilde gözlemlenebileceği alan olup devrimci bir siyaset, sivil toplum dahilinde mevcut bulunan “yaygın kanaatlerin” dikkate alınmasıyla mümkün olabilmektedir. Hegemonyanın “kültürel” olarak tesis edilebilmesi sürecinde Gramsci, Marks’ın aksine ani ve köklü bir devrimden ziyade, “pasif (yavaş) devrimi” öngörmektedir.

Daha önce çeşitli araştırmacıların da öngördüğü üzere, Türkiye’de bir “pasif devrim”in gerçekleşmekte olduğunu belirtmek mümkündür. Özellikle 1980 sonrası yaşanan toplumsal ve ekonomik dönüşüm ile “taşra”; bir başka deyişle, Kemalist modernleşmenin gerek “Batılı görünebilmek”, gerekse “homojen bir ulus yaratmak”  uğruna dışladığı ötekiler, giderek daha görünür hale gelmiştir. Sadece belirli bir merkeze coğrafi bir uzaklığı ifade etmeyen “taşra” sözü, dindar-muhafazakâr Müslümanlar, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve LGBTT bireyler gibi dini, etnik, sınıfsal ve cinsel yönelim açısından dışlanmış gruplara atıfta bulunmaktadır. Kemalist modernleşme, Gramsci’nin tarif ettiği manada bir hegemonya tesis etmeyi başaramamış, dolayısıyla kitleleri “rıza” yoluyla değil, zor ve baskı kullanarak kontrol etme eğilimi göstermiştir. 1990’lı yıllarda rejim, başta dindar-muhafazakâr kitleler ve Kürtler olmak üzere, “ötekilere” zor ve baskı uygulayarak hegemonya çabası gütmüştür.

2000’lerde ise AK Parti, demokratlar, liberaller, Kürtler, gayri-müslimler ve hatta farklı cinsel yönelimdeki bireylerin rızasını alarak “öteki” bir siyasetin mümkün olduğunu göstermiş; rejimin ekonomik, siyasi ve askeri vesayetine yönelik önemli ölçüde başarılı olarak nitelendirilebilecek bir mücadele vermiştir. Demokratikleşme yolunda yapılan çeşitli reformlara rağmen, eski rejimin temel yapılarıyla halen ayakta duruyor olması, dolayısıyla pek de “eskimiş” olmaması, pasif devrimin geçerli mekanizmalarına dikkat çekmektedir. Devlet aygıtına adeta yapışmış olan eski rejimin imkan ve stratejileri, zaman zaman bu aygıtın yürütücüsü konumundaki iktidar partisini de zor duruma düşürmüş ve başta Uludere olmak üzere ülkenin pek çok yerinde, telafisi imkansız vicdani yaralar açılmasına sebep olmuştur.

Gezi söylemi, toplumsal grupların çoğullaşarak farklılaştığını, siyasetin parçalanmışlığını ve ideolojilerin sonunu göstermesiyle, “posthegemonya” dönemini görünür kılması açısından önemlidir. “Y kuşağı” diye tabir edilen apolitik neslin siyasi argümanlar edinmesi, siyaseti seçkinci bir uğraş olarak değerlendirilen genel-geçer tavrın parçalanmasına sebebiyet vermiştir. Diğer yandan, Gezi dahilinde birbiriyle farklılaşan söylemlerin yer aldığı ve bu söylemler arasında gerilimler yaşandığı dikkat çekmektedir. Belirli gruplar, hükümeti ülkeyi yönetemez hale getirmek amacıyla kitleleri militarize etmeye gayret edip eleştirel bir tavır takınırken sivil iradeye saygıyı vurgulayanlar da mevcuttur. Gezi söylemi üzerinden kendilerini tanımlayan bireyler Başbakan Erdoğan’a hakaret eder ve bunları Taksim civarındaki duvarlara yazarken, feminist aktivistlerin cinsiyetçi hakaretler içeren yazıları sildiği görülmüştür. Bazı gruplar, Kabataş’ta saldırıya uğrayan bir kadının anlatısına inanmaz ve kamera kaydı isteyecek kadar vicdansızca bir tavır sergileyebilirken, bu durumu net ifadelerle kınayan ve örtünmeyi bir yaşam tarzı olarak seçmiş kadınların deneyimlerine empati kuran bireylerin de varlığı bilinmektedir. Gezi Parkı’na giden kimi yoksul gençlerin, alanda imtiyazlı üst-orta sınıf ailelere mensup gençlerle karşılaşmaları sonucu hissettikleri yalnızlaşma ve yabancılaşma da, Gezi söyleminin çoğulcu yapısına olduğu kadar, sınıfsal gerilimlerine de dikkat çekmektedir.

Parçalı siyaset, çoğullaşan toplum

İktidarın baskıcı mekanizmalarına karşı bir “direnç” olduğunu iddia eden Gezi aktivizminde etkin olan gruplar dahilinde seçkinci, milliyetçi/ulusalcı, ataerkil ve homofobik tavırlar mevcut bulunabilmektedir. “Devrim şehidi” gibi militarist bir anlatının veya “Silivri Gezi Parkı olsun” sloganının, Gezi’nin temsil ettiği iddia edilen özgürlükçü “ruh” ile oluşturduğu tezat, aynı söylem dahilinde aktif bulunan bireylerin farklılaşan tutumlarını gözler önüne sererken, belirli bir hegemonya programının pratiğe dökülmesine engel teşkil etmektedir. Benzer bir şekilde AK Parti ile temsil edilen toplumsal sınıfların da, tek-sesli bir blok oluşturmadıkları gözlemlenmektedir. Evet, güncel tartışmalarda sıklıkla belirtildiği gibi “sandık herşey demek değildir”; çünkü kitlelerin %50 gibi bir oranla AKP’ye oy vermesi, veya çeşitli toplumsal grupların siyasal öznelliklerini Gezi ile ilişkilendiriyor olmaları onların, homojen ve değişmez bir kitle oluşturduklarını göstermemektedir. Tam aksine, bireyler dini, etnik, sınıfsal ve cinsel aidiyetleri ile farklılaşmaktadır. Gramsci’nin tabiriyle, toplumda sıklıkla telaffuz edilen argümanları kapsayan “yaygın kanaat”, gün getikçe parçalanmakta ve çoğullaşmaktadır.

Bu durum, Türkiye’nin demokrasi serüveninde iyiye gidişin işaretidir; çünkü demokrasi, ancak ve ancak farklılıklarımızla dayanışarak, bir empati ilişkisi dahilinde deneyim edebileceğimiz türden birlikte yaşama işaret etmektedir. Demokrasilerde genellemelere değil, çoğullaşmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Gezi üzerine inşa edilen söylem de, birleştirici bir “ruh” değil, tam aksine belirli gerilimler etrafında yeniden üretilen farklılaştırıcı ve çoğullaştırıcı öznelliklerdir. İddia edildiğinin aksine, genel-geçer bir “Gezi ruhu”ndan söz etmek imkansızdır; “Gezi ruhu” iddiası, posthegemonya dönemini okuyamayan ve toplumların, halen geçmişte kalmış düşmanca ikilikler etrafında bir hegemonya mücadelesi için mobilize olduğunu kabul eden, çoğulcu demokrasiden ziyade, çatışmacı bir eylemlilik halinden beslenen bir bakış açısının dışavurumudur. Toplumu “Gezi ruhu” ve onun “direndiği” bir siyasal partinin gözü kapalı destekleyicileri olarak ayırmak, kim tarafından yapılırsa yapılsın, çoğulcu kesişim noktalarını görmezden gelen anti-demokrat bir tavırdır.

 Hegemonik bir rekabete işlevsel kılınması amaçlanan siyasal söylemler, ortaya koydukları genelleyici argümanlar neticesinde bireylerin farklılaşan aidiyetlerini tam olarak temsil edememektedir. İdeolojilerin gücünü yitirdiği günümüz toplumunda, hangi partinin seçmeni olursa olsun kitleler, kendilerinden daha üstün konumda bulunan bir devlet onları yönetsin diye rıza göstermekten çekinmektedirler. Çünkü bireylerin yaşadığı mağduriyetler, siyasi hareketlerden de öte değil, topluma egemen “büyük-anlatılar”dan ileri gelmektedir.

Fransız postmodern düşünür Jean-Francois Lyotard’a göre toplum, modernitenin büyük-anlatılarıyla şekillenmektedir. Kapitalizm, ulus-devlet ve patriyarka (ataerki) gibi toplumsal ilişkileri düzenleyen olguları, büyük-anlatılar olarak değerlendirmek mümkündür. Etnik grupları ayrıştırıcı bir milliyetçilik, inanç özgürlüğünü kısıtlayan militan laiklik etrafında etkin olan bir din düşmanlığı, kadına ve erkeğe belirli toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsel yönelimler dayatan patriyarka ve yoksulluk üreten kapitalizm, topluma istikamet veren büyük-anlatılar olarak işlev görmekte, “bize rağmen” kişiliğimizi inşa etmekte ve böylece, toplumsal dayatmalara uymayan bireylerin ötekileşmesine yol açmaktadır. Lyotard postmodern dönemi, topluma yön veren modernitenin ve ulus-devletin büyük-anlatılarının çözülerek, “yerel-anlatıların” giderek görünür olmaya başladığı bir çağ olarak tanımlamaktadır. Türkiye’de 1980’li yıllarla beraber taşranın görünürlük kazanarak, seçkinci modernleşme projesinin çözülmesini sağlaması, Lyotard’ın tarif ettiği dönüşüme işaret etmektedir.

Büyük-anlatıları eleştirmek

Büyük-anlatıların çözülmesi, aynı zamanda posthegemonya dönemine de yön vermektedir. Bireylerin giderek çoğullaştığı ve farklılaştığı bir toplumda hegemonya tesis etmek güçleşmekte; siyaset, partiler dışı bir etkinlik alanına kavuşmakta ve posthegemonya süreci belirgin hale gelebilmektedir. Kapitalizm, patriyarka ve milliyetçiliğin büyük-anlatılarını yeniden üretmeyen bir siyasi hareketin mevcudiyetinden söz etmek imkansızdır. Bir direnç hareketi olduğunu iddia eden Gezi aktivizmi dahi, büyük-anlatıları yeniden üretecek söylemler içerebilmektedir. Başbakan Erdoğan’a hakaret eden ataerkil nefret söylemi, işgal etmeye veya darbe yapmaya heves eden bir militarist dil, ölümü kutsayıcı ve feda kültürünü yüceltici bir totaliter-devrimci pratik, kendisinden başka bireyleri aydınlattığını düşünen ve yoksunluğun gerçek koşullarına empati kuramayan üst-orta sınıf ailelerin varlıklı çocuklarının seçkinci tavrı, “öteki” kadınların deneyimlerini gözardı eden “beyaz Türk feminizmi” ve kentsel bir mekana sahiplik iddia eden kapitalist zihniyet de, Gezi söylemine eklemlenen büyük-anlatılar olarak dikkat çekmektedir. Diğer yandan Gezi söylemini, mutlak bir “olumsuz” olarak değerlendirmek de mümkün değildir. Farklı toplumsal gruplara empati kurabilen demokrat söylemler de “Gezi” göstergesi altında yer alabilmektedirler. Gezi’yi toptancı bir yaklaşımla kötülemek kadar, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine önemli katkıda bulunmuş AK Parti’yi kategorik olarak reddetmek de, düşmanca bir ikiliğin dışavurumudur.

Gezi olaylarına atıfla toplumu siyah veya beyaz olarak ikiye ayırmaya gayret eden bir söylem evrenine itilmiş durumdayız. Örneğin, başbakanın bir diktatör olmadığını ifade eden biri, en iyi ihtimalle totaliter bir rejimi savunan “yandaş” olmakla suçlanabilmekte veya Gezi söylemi dâhilinde politik bir öznellik geliştiren bir kimse, “dış güçlerin maşası olan bir hain” şeklinde yaftalanabilmektedir. Düşmanca ikilikler, toplumu keskin çizgilerle ayıran hegemonya eksenlerinin çabasına işaret ediyor. Eski rejimin çok tanıdık olduğu bir tavır bu.

Biz ise, herhangi bir “Gezi” veya “iktidar” ruhu altında genellenemeyeceğimizi farkettiğimiz anda, demokratik bir siyasetin mümkün olduğunu görebileceğiz. O hep bir, bütün, büyük, seçkin, mükemmel, zengin, normal, makbul ve imtiyazlı olmak uğruna içselleştirdiğimiz büyük-anlatılardan kaçınarak. Dikkatimizi, herhangi bir kurtarıcı “ruh” aramaktan kendimize; toplumda durduğumuz, bizi biz yapan konuma çevirdiğimiz an, düşmanca ikiliklerimizin ötesinde üçüncü bir yol bulmak mümkün...

26 Temmuz 2013 Cuma

İnsafımız kurudu mu? - Gökhan Özcan - 26 Temmuz 2013

Konuştuğumuz sözlerin, yazdığımız cümlelerin, kapıldığımız öfkelerin, içimizi usul usul ele geçirmeye başlayan nefret kültürünün birer gönüllü silahşoru haline geldiğinin farkında mıyız? Sinsiliğin ustası haline gelen nefislerimizi doyurabilmek için her gün, her saat, her an, mütemadiyen, başkasına ait bir yanlış, bir hata, bir günah, bir sürçme, bir takılma aramakta olduğumuzu görebiliyor muyuz? İnsanlığımızın gizli köşelerinde bir şeylerin, biri yanılsa, yenilse, sendelese, düşse de, koşup hepimiz tepesine vursak vursak vursak diye sabırsızlandığını sezebiliyor muyuz? Bütün bu ruhsuz klavyeler, bütün bu hayata bakmayan ekranlar, kalplerimizi kısıtlayan bütün bu hurufat kısıtlamaları içten içe kabalaştırıyor, sığlaştırıyor, kaskatı hale getirip duygusuzlaştırıyor bizi. Bir bilinç çekilmesi mi yaşıyoruz, bir vicdan körleşmesi mi, bir insaf boşalması mı?

Her günün uykuda olmadığımız her saatini ya da aslında uykuda olduğumuz her saatini başkalarının günahlarıyla, hatalarıyla, yanlışlarıyla, zayıflıklarıyla oynayarak, başka insanlıkları didikleyerek ve başka insanları zihnimizin yağlı urganlarında sallandırarak geçiriyoruz adeta. Ağızdan çıkanlara bakın, yazılıp çizilenlere bakın, tafra diye etrafa savrulan komplekslere bakın, gündelik haline gelen ağır öfke nöbetlerine bakın, orada kendini kaybeden insanlar göreceksiniz. İnsanlığını, kardeşliğini, arkadaşlığını, gönüldaşlığını, yoldaşlığını kendi ile birlikte kaybeden, kaybetmekte olan insanlar... Herkes kendi benliğinin orta yerine en insafsızından ve en hukuksuzundan ve en usulsüzünden bir mahkeme kurmuş, habire yargılıyor, mahkûm ediyor, idam ediyor. Ne hüsn-ü zan kalmış, ne kardeşlik hukuku, ne aynı hikayenin insanı olmanın nazı niyazı... Allah'ın kullarına en ufak bir yanlış yapmanın ne büyük bir günah olduğunu unutmuş olabilir miyiz tamamen!

Herkes kendisinin haklı olduğunu, doğruyu söylediğini, sözünün bütün sözlerden üstün, vicdanının bütün vicdanlardan keskin olduğunu düşünüyor. Yine herkes karşısındakinin haksız olduğunu, yanlış yaptığını, hakkaniyetten uzaklaştığını, davayı sattığını, ona buna yaranmaya çalıştığını, kendini pazarlama derdinde olduğunu, yoldan çıktığını, artistlik yaptığını ve bunun gibi bir çok şeyi ağız dolusu söylüyor, yazıyor. Velev ki manzara tam olarak böyle olsun; bir insanın kendi doğrularıyla bir başkasını ulu orta dövmeye çalışması kabul edilebilir mi? Hele ki iyilikle bakması, hüsnüzanla görmesi, suizandan uzak durması emrolunan bir Müslüman nasıl olur da böyle bir şeye tevessül edebilir?

İnsanın her konuda kendini haklı görmesi, sözünü üstün bilmesi, yanında olanları meşru, olmayanları gayrımeşru ilan etmesi kibirdendir ve bu ağır bir hastalıktır, bir insanlık arızasıdır. Öfke, nefret, gıybet, iftira, koğuculuk, hakaret, aşağılama, tahfif etme, hataları teşhir etme, bugüne özgü bir günah galerisi... Ve bütün bunlar güya doğruyu seslendirmek, savunmak adına...

Yalnızca tek bir mükemmel, tek bir şaşmaz hakikat, tek bir yanılmaz-yenilmez güç olduğuna, bunun da Allah olduğuna inananlar için, mükemmel insan diye bir şey yoktur; her kulun hataları, günahları, yanlışlıkları, zayıflıkları vardır. Her kulun iki yanında zerre miktarı günahını da, zerre miktarı sevabını da zayi etmeden yazan melekler vardır. Kulları yargılamak, kulların işi değildir ve sırf bu sebeple kaçınılması gereken bir şeydir.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Bakış Açısı: Devlet Daireleri, Kabullenilmiş Çaresizlik ve Siyasi Gözlükler… - 23 Temmuz 2013

Devlet dairelerinde işler hep yokuşa sürülür algısının zamanla içselleştirilmesi ve genel kabul hâline gelmesi vahim bir durum. Bir yanlışı olduğu gibi kabullenmek, sorgulamamak ‘nasıl hak ediyorsanız, öyle yönetiliyorsunuz’ sözünün bir yansımasıdır. Bir devlet kurumuna gittiğimizde yüzlerce şikâyet edilecek husus buluyor ama bunun değişimini talep etmek yerine kabullenip espri konusu haline getiriyorsak, işte tam da bahsettiğim noktadayız demektir.

Bu kurumlarda genel akışı özetlemek gerekirse; lüzumsuz yere sayısız prosedürü yerine getirirken onlarca insanla muhatap olursunuz; bu süreç kısa dönemde halledebileceğiniz bir eylemi yılan hikâyesine dönüştürür. Pratiklikten uzak, yaşadığımız çağa aykırı muhtelif sorunlar…

Gözünüzün önünde işten kaytaran, bir görünüp bir ortadan kaybolan, gamsız ve duyarsız çalışanlar, kâğıt israfından başka hiçbir şeye yaramayan sayısız doküman… Bir odadan diğer odaya mekik dokurken, etrafınızdaki herkesin sizi başından savarcasına başka birisine yönlendirmesi ve bunu yaparken en ufak bir tereddüt yaşamaması, en acısı ise bunca duyarsızlık arasında göz göre göre çalınan saatleriniz…

Neyse amacım amiyane tabirle bu düzene karşı kendi çapımda isyan etmek değil elbette. Benim sorunum algılarla… Devlet daireleri bir temsilci bu konuda, yanlış işleyen çarkın basit bir örneği…

Tepki gösterdiğim algı yeni değil bu arada, sorun şu ki gittikçe yayılıyor. İşin acı olan kısmı, yayıldığı cenah ‘yanlışa yanlış demezse felaket olur’ diyeceğim kadar doğrucu olması gereken bir topluluk. Çünkü inandıkları şey bunu emrediyor. Sonuç hiç hayra alamet değil. Yanlışa yanlış diyememe hastalığı… Eğer hatayı yapanın kim olduğu senin için birincil meseleyse hatalısın mesela. Bahaneye gelince, aradıktan sonra milyonlarcası mevcut…

Devlet kurumlarında adam kayırmaca had safhada, ülkede hâlâ sorunların büyük çoğunluğu tabiri caizse şikeyle (aracı yoluyla) çözülüyor, yapılan sınavların sonuçlarına güven çok zayıf, denetim yerlerde… Bu tarz yerlere elini veren kolunu alamıyor adeta, koltuğu hak etmeyen sürüsüyle insan birilerinin referansıyla iş yerlerinde yan gelip yatıyor.

Mübarek Ramazan günleri üst üste devlet kurumlarıyla muhatap olup, etrafımda bunca kargaşayı normalleştirici ifadelerle açıklayan (savunan) çok kıymetli insanları görünce böyle karman çorman yazayım istedim. Ne yazık ki, yapıcı bir eleştiriyi bile siyasal bir kutuplaştırmaya dönüştürmek günümüzün modası. Yapmayın, etmeyin. Düzeltilmesi gereken çok yanlış var hâlâ memlekette, geçmişten kalan... Yapıcı olanları kırıp dökersek, geriye düşmanca ifadelerden başka bir şey kalmaz.

Son günlerde dikkatimi çekenler: Yanlışa yanlış diyememek, düşmanını kendi silahıyla vurmayı denemek, en küçük farklı görüşü linç etmek, vur deyince öldürmek… Eyvallah, uysal koyun değiliz; ama biz bu da değiliz. Öyle değil mi?

Daha söylenecek çok söz var ama devamı Ramazan sonrasında…

8 Temmuz 2013 Pazartesi

İrfan Mektebi Ramazân-ı Şerif - Osman Nuri Topbaş Hocaefendi - Altınoluk Dergisi (Ağustos 2011)

Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki, bizleri yine mübârek Ramazanın uhrevî iklîmine kavuşturdu. Ramazân-ı şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı... Mü’minler için mânevî kıymetlerle dolu ilâhî bir hazîne… Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Eğer kullar, Ramazanın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

Bu mübârek ay, ilâhî affın âdeta tuğyân ettiği bir arınma mevsimi… Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati ifâde sadedinde:

“Kim fazîletine inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” buyuruyor. (Buhârî, Savm, 6)

İlâhî rahmet ve mağfiret pınarı olan Ramazana kavuşup da onunla yıkanmadan, günah kirlerinden arınmadan geçen bedbahtlara ise; “rahmetten uzak olsunlar” buyruluyor. Bu hakîkati Efendimiz (s.a.v.) şöyle bildiriyor:

“Cebrâîl (a.s.) bana göründü ve; «Ramazana erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim...” (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Görüldüğü üzere Ramazân-ı şerîfi ibadet ve amel-i sâlihlerle ihyâ edip ferdî ve ictimâî kulluk vazifelerimizi lâyıkıyla îfâ edebilirsek, Efendimiz (s.a.v.)’in müjdelediği ilâhî af vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu ilâhî rahmet hazinesine bîgâne kalıp ihmâlkâr davranırsak, yine Efendimiz (s.a.v.)’in îkâz ettiği, ilâhî rahmetten mahrûmiyet tehlikesi mevcut… Yani bu kadar mühim, hassas ve kıymetli bir zaman dilimindeyiz.

RAMAZÂN-I ŞERÎFİN FAZÎLET DERSLERİ:

Ramazân-ı şerîf, âdeta yoğunlaştırılmış bir mânevî tekâmül mektebi... Öyle ki; gönülleri zenginleştiren, kalplere seviye kazandıran; oruç, iftar, sahur, terâvih, mukãbele, duâ-zikir, fitre-zekât, îtikâf, Kadir Gecesi ve bayram, bu mektebin temel dersleri... Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrâk edip imtihanlarından yüksek not alabilmek ise, ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluş berâtını alabilmenin en güzel yolu…

ORUÇ

Her ibadet, rûhun ayrı bir gıdâsıdır. Lâyıkıyla tutulan bir orucun verdiği feyiz ve rûhâniyet ise pek müstesnâdır. Orucun aslî hakîkati, onun mânevî, ahlâkî ve ictimâî kıymetlerinde gizlidir. Zira:

Oruç; nîmetlerin kadrini bildirerek gönüllerdeki şükran duygularını derinleştirir. Öyle ki, her gün rahatça yiyip içilen nîmetlerden günün belli bir kısmında mahrum kalmak bile, insana aczini hatırlatır. Her hâlükârda Rabbimize muhtaç olduğumuzu, hakîkatte bir an bile O’nun lûtfuna sığınmaktan müstağnî kalamayacağımızı telkin eder. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına karşı, gönüllerdeki hamd ve şükür duygularını kuvvetlendirir.

Oruç; sabır tâlimidir. Nefsin isteklerini frenleyebilme irâdesinin kazanılmasıdır. İnsanın nefsine hâkim olabilmesi, ilâhî imtihanlardan muvaffakıyetle geçebilmenin en mühim sırrıdır. Öyle ki; öfkeyi yenebilmek, affedebilmek, fedâkârlık ve ferâgat gibi yüksek fazîletler de hep nefsin îtirazlarını susturabilmekle gerçekleşebilir.

Oruçluyken bilhassa öfkeden sakınmak gerekir. Zira açlık asabîliği içinde birtakım nefsânî davranışlara sürüklenmek, orucun rûhâniyetini zedeler. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Hiçbiriniz (bilhassa) oruçlu olduğu gün, çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri, kendisine söver veya çatarsa; «ben oruçluyum» desin.” (Buhârî, Savm, 9)

Sabır ayı olan Ramazân-ı şerîfte tutulan oruç, âdeta rûhun giydiği bir ihram gibidir. Nasıl ki ihramda refes, fısk ve cidâl yasaksa, tıpkı bunun gibi, şehevî arzular, fısk u fücûr, münâkaşa ve bir gönle diken batırmak da orucun ecrini zâyî etmek demektir.

Oruç; nefsâniyeti dizginleyerek rûhâniyete seviye kazandırmaktır. İnsanda rûhâniyet ve nefsâniyet, bir terâzinin iki kefesine benzer. Biri hafiflediğinde diğeri ağırlık kazanır. Nefsin bitmek bilmeyen arzularını, azim ve irâdesiyle eritemeyen ham ruhlar, ne dünyada ne de ukbâda saâdete erebilirler. Oruç da; rûhâniyeti nefsâniyete, bâkîyi fânîye, takvâyı fücûra gâlip getirmek için, nefse karşı girişilen büyük bir cihaddır.

Oruç, bedenin alışıp şiddetle ihtiyaç duyduğu fânî nîmetlerden el çekmek sûretinde gerçekleşir. Bu vesîleyle de rûhu, nefsânî arzuların sıklet ve kasvetinden kurtarır. Dolayısıyla rûhun kuvvetlenmesine, duyguların ulvîleşmesine, ilâhî nurların kalpte tecellîsine vesîle olur. Oruç tutan kimsede, nefsin tasallutundan kurtulan rûhun, mânevî fetihleri başlar. Bu bakımdan oruçlu, bir fazîlet mücâhidi demektir.

Ayrıca oruç sâyesinde, -belli bir süreliğine de olsa- bâzı helâllerden bile el çekmek, haram ve şüphelilere karşı daha güçlü bir şekilde mukãvemet edebilecek, sağlam bir irâdenin inşâsına yardımcı olur.

Oruç; güzel ahlâk ve takvâ tâlimidir. Oruç, Kur’ân ahlâkından nasiplenmek ve âdeta meleklerin letâfetinden hisse almaktır. Bunun için orucun hem zâhiren hem de bâtınen bozulmaması gerekir. Bu ise, ibadetlerin rûhâniyetine zehir saçan nefsânî zaaflardan sakınmaya bağlıdır. Zira makbul bir oruç, bütün uzuvların ve bilhassa kalbin iştirâk ettiği oruçtur. Allah ile beraberlik şuuru içinde tutulan oruçtur. Yüksek bir takvâ duygusuyla, insanı günahlardan alıkoyan bir oruçtur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez.” buyrulmaktadır.(Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

Demek ki orucu, nefsânî zaaflarla zedelememek; bilhassa dili dedikodu, gıybet, yalan, iftirâ ve mâlâyânî mevzulardan muhâfaza etmek, yani çirkin konuşmalara karşı ona da “sükût orucu” tutturabilmek gerekir.

Oruç; ihlâs tâlimidir. Her ibadette olduğu gibi oruçta da yegâne niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı olmalıdır. Bunun için de riyâ ve gösterişten sakınmak, ibadete fânî menfaatleri ortak etmemek gerekir.

Vaktiyle yahudî ve hristiyanların da bir ay oruçları vardı. Lâkin onlar, bu güzel ibadeti -tıpkı dinleri gibi- tahrif ederek aslî mecrâından çıkardılar. Ruhsuz, mâneviyatsız bir “perhiz” kılığına soktular. Diğer ibadetler gibi oruç da, hakîkî mâhiyetini İslâm dîninde buldu.

Bu sebeple mîdeyi dinlendirmek, kilo vermek gibi maddî gâyelerle tutulan bir orucun ecri zâyî olur. Bedenî hareketleri için namaz kılmak, turistik gâye ile hac ve umre yolculuğuna çıkmak da böyledir. İbadet, maddî faydası için değil, Allâh’ın emri olduğu için yapılır. Orucuna dünyevî bir maksat karıştıranlar, şu nebevî îkâzın muhâtabı olmaktan kurtulamazlar:

Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz!” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690) Yani orucun fazîletinden, feyiz ve rûhâniyetinden bir hisse alamazlar.

Oruç; zühd ve riyâzat tâlimidir. Bugün maalesef lüks, israf, oburluk, güç gösterisi ve nefsânî ihtirasların arttığı bir devredeyiz. Hâlbuki oruç ibadeti bizlere, fânî nîmetlerin bir gün tamamen elinden alınacağı bir âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatarak, nefsânî zevklere takılıp kalmamayı, helâlleri bile asgarî seviyede kullanıp kifâyet miktârıyla yetinmeyi ve dünyevî imkânları âhiret sermâyesi kılma firâsetini telkin eder.

Bizlere örnek nesil olarak takdîm edilen Ashâb-ı kirâm’ın dünyaya karşı müstağnî duruşlarını, bilhassa Ramazân-ı şerîfte daha derin bir şekilde tefekkür etmeliyiz. Onların âile hayatı nasıldı? Ticârî münâsebetleri, ictimâî muâmelâtları nasıldı? Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medîne’ye hicret edip Ensâr ve Muhâcirleri birbirine kardeş kıldıktan sonra niçin ilk olarak Medîne çarşısını teftiş etti? Çünkü mü’minin iktisâdî noktadaki asıl derdi, çok kazanmak değil, az veya çok, fakat mutlaka “helâl” kazanmaktır. Kazanılan rızkın mânevî keyfiyeti çok mühimdir. Helâl lokmadan feyiz ve rûhâniyet doğar. Helâl lokma, rûha zindelik veren bir vitamin gibidir. Haram ve şüpheli lokmalardan ise rûha hantallık ve gaflet sirâyet eder.

Oruç; diğergâmlık tâlimidir. Yoksulların ve muhtaçların çektiği sıkıntılardan sadece biri olan açlığı fiilen yaşatarak onların hâlinden anlamayı temin eder. Böylece gönüllerde merhamet, şefkat ve cömertlik tohumlarının filizlenmesini sağlar.

Mısır’da şiddetli kıtlığın hüküm sürdüğü günlerde Yûsuf (a.s.)’a:

“–Siz, devletin hazinelerine hükmeden bir idârecisiniz. Neden kendinizi aç bırakıyorsunuz?” diye sordular. O ise şu hikmetli cevabı verdi:

“–Karnım tok olursa açların hâlinden anlayamam diye korkuyorum!”

Din kardeşlerini düşünüp onların sıkıntılarını gidermek için gayret etmenin zarûretini, Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifâde buyurmaktadır:

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

“Komşusu açken tok yatan, (kâmil) mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)

“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” (Buhârî, Îman, 7)

Ramazân-ı şerîfi diğergâm bir ruhla değerlendirmek, hizmet ve infaklarla ihyâ etmek, kulun Rabbine olan muhabbetinin en güzel nişânesidir. Zira muhabbetin kantarı; sevilen uğrunda gösterilen fedâkârlıktır. İbadetlerin gâyesi, Cenâb-ı Hakk’a takarrub/yakınlaşmaktır. İbadet vecdiyle ictimâî hizmetlere koşmak, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermek de, Hakk’a yakınlığın en güzel vesîlelerinden biridir.

Bu itibarla Ramazân-ı şerîfin rûhâniyeti, merhametimizi inkişâf ettirerek gönüllerimizi âdeta bir rahmet dergâhı hâline getirmeli. Öyle bir dergâh ki, bütün mü’minler, hidâyet bekleyen insanlar, hattâ Allâh’ın insan için yarattığı bütün mahlûkat, onun şümûlünde olmalı…

Bugün dünya çapında insanlığın en büyük ihtiyacı, maddî açlıktan ziyâde mânevî açlıklarını giderebilmek, rûhî buhranlarına çâre bulabilmektir. Dolayısıyla bir mü’min, kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini unutmamalıdır. Îman nîmetinin şükrünü îfâ edebilmenin de, hidâyet bekleyenlere İslâm’ın hakîkat nidâsını işittirebilmek için gayret göstermeye bağlı olduğunu, hatırından çıkarmamalıdır.

Hazret-i Mevlânâ ve emsâli gönül sultanlarının, bütün insanlığı şefkatle kucaklayan; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel!..” dâveti de, bu şuurun bir tezâhürüdür. Bu dâvet, hidâyet arayanları gönül dergâhında tedâvî etmek; İslâm’ın güzellikleriyle tanıştırmak için yükselen bir gönül nidâsıdır.

Bugün bilhassa teknik imkânların artması, bizleri dünyanın öbür ucundaki din kardeşlerimizle bile komşu etti. Bütün İslâm coğrafyasındaki mazlum, muzdarip, bîçâre kardeşlerimizi düşünebilmek, onların dert ortağı olabilmek, hepimizin vicdan borcu… Mevlânâ Hazretleri buyuruyor ki:

Şems -kuddise sirruh- bana bir şey öğretti:

«Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Kâmil mü’minler, toplumlarının ve hattâ bütün dünyanın gidişâtından kendilerini mes’ûl gören, bütün mü’minleri kendilerine zimmetli hisseden hassas ruhlardır. Fakat maalesef günümüzde, uzak beldelerdeki muzdariplerin feryâdına gönül vermek bir yana, kapı komşusunun bile derdine bîgâne kalan, en yakınlarına dahî rûhen uzak yaşayan, yalnız kendi menfaatini düşünen, nemelâzımcı ve egoist insan tipi çoğalmaya başladı.

Hâlbuki İslâmî nezâket ve zarâfetin yaşandığı mâzimizde, toplumdaki zengin-fakir bütün mü’minler, birbirlerine sıcak bir sığınak, müşfik bir barınak, sağlam bir dayanaktı. Zengin-fakir, ayrı sitelerde değil, aynı mahallede, iç içe, gönül gönüle yaşardı. Mahalle; dul ve yetimin emniyet içinde olduğu, kendini aslâ garip ve kimsesiz hissetmediği, huzurlu bir yuvaydı.

Ramazân-ı şerîfler de, toplumda unutulmaya yüz tutan bu kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma rûhunun yeniden ihyâsı, fazîletler medeniyetinin tekrar inşâsı için, büyük bir fırsat mevsimi olarak değerlendirilmelidir.

İFTAR

İftar zamanı; duâların makbûl olduğu ilâhî ikram vakitleridir. Orucu açarken bu vaktin kıymetini iyi idrâk etmek ve Allah ile beraberliğin gönül huzuru içinde bulunmak gerekir. Zira Efendimiz (s.a.v.):

“Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç ânı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbıyla Rabbine kavuştuğu andır.” buyurmuştur. (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Ayrıca oruçluya iftar ettirmek, firâset sahibi mü’minlerin ihmâl edemeyeceği, büyük bir ecir vesîlesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve kendi mükâfâtından hiçbir şey eksilmeden bir oruç tutma sevâbına nâil olmasına vesîle olur.” buyurdular. Bunun üzerine sahâbîler:

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz.” dediklerinde, Rasûlullah (s.a.v.):

“–Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VIII, 477/23714)

Bugün maalesef bâzı iftar davetlerinde, ibadet rûhuna zıt tablolarla karşılaşılmaktadır. Varlıklı kimselerin yalnız kendi iktisâdî seviyelerindeki misafirleri dâvet ettiği, lüks, israf ve güç gösterisine kaçan, oburluğu özendiren iftarlarında, ibadet iklîminin ruh ve mânâsından uzaklaşılmaktadır.

Hâlbuki İslâm ahlâkının yaşandığı mâzimizde, zengin-fakir ayırt edilmeden herkese iftar vermek, büyük bir gönül hazzıydı. İftarlara gönlü rûhâniyetli ve ağzı duâlı kimseler dâvet edilir; kimsesizler, yetimler, dullar ve fakirler, müstesnâ bir mânevî ganimet bilinerek bilhassa çağrılırdı.

İftarlar bir evin izzetiydi, şerefiydi, ayrı bir rûhâniyet vesîlesiydi. Âdeta bayramdan evvel yaşanan bir bayramdı. Fakir âilelere iftardan sonra “diş kirâsı” adı altında, gönül alıcı ve zarif bir üslûb ile takdîm edilen hediyeler, apayrı bir saâdetti. İftarlar, ancak bu saâdet tablolarına döndüğü zaman, gerçek mânâ ve rûhuna uygun bir sûrette idrâk edilmiş olacaktır.

TERÂVİH

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Allah Teâlâ, size Ramazanın orucunu farz kılmıştır; ben de onun kıyâmını, yani Ramazan gecelerindeki terâvih namazını sünnet kıldım. Eğer bir kimse, îmanlı bir gönülle ve sevâbına ermek emeliyle Ramazan orucunu tutar ve terâvih namazını kılarsa, (kul hakları ve borçları hâriç) anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulur.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)

Demek ki Ramazan gecelerinde terâvih namazlarını da ihmâl etmemek îcâb eder. Ayrıca çabuk kıldıran imamların değil, tâdil-i erkân ve huşû ile kıldıran imamların ardında kılmaya gayret edilmelidir.

SAHUR

Ramazan geceleri, sahurlarıyla da müstesnâ bir rahmet iklîmidir. Ramazanda kazanılan sahur disiplini, aynı zamanda teheccüd ve seherleri ihyâ alışkanlığı kazanma eğitimidir. Ramazan gecelerini ibadetlerle değerlendirmek, her türlü mâlâyânîden sakınarak duâ ve zikir ile dili; istiğfar ve gözyaşıyla da kalbi yıkamak gerekir. Ramazan gecelerini ihyâ etmenin ehemmiyetini, Efendimiz (s.a.v.) şöyle haber vermektedir:

“Kim, inanarak ve sevâbını Allah’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvih, 46)

Yine Efendimiz (s.a.v.), sahurun fazîletine de şöyle işâret buyurmuştur:

“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Musannef, IV, 227/7599)

“Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)

KUR’ÂN-I KERÎM İLE ÜNSİYET

Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere; “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185)

Bu mübârek ayda Kur’ân ile ünsiyetimizi daha da artırmamız, mümkünse mukãbeleye iştirâk etmemiz îcâb eder. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.), bu ayda Cebrâil (a.s.) ile karşılıklı (mukãbele ile) Kur’ân okurlardı.

Bizler de Kur’ân’ı aynı ruh ve heyecan ile okumaya gayret etmeli, yalnızca tilâvet ve “mukãbele”siyle yetinmeyip “muâmele”siyle de meşgul olmalıyız. Onun mânâ iklîmine girerek muktezâsınca amel etmeli, hâl ve davranışlarımızı ilâhî tâlimatlar önünde mîzân ederek eksiklerimizi telâfîye çalışmalıyız. Unutmayalım ki Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmet gününde bizler için ya şefaatçi ya da -Allah korusun- şikâyetçi olacaktır.

İNFAK (ZEKÂT-FİTRE)

Fakr u zarûret içinde kıvranan muhtaçların gözlerinde, en çok Ramazanın teşrîfiyle ümit ışığı parlar. Zira zekât, fitre ve sadaka gibi mâlî ibadetler, tebessümü unutmuş nice yüzleri, bilhassa bu ayda sürûra kavuşturur.

Efendimiz (s.a.v.), sâlih amellerin diğer zamanlara göre daha fazîletli olduğu Ramazanda, ibadet ve hayırlarını artırırdı. İbn-i Abbas (r.a.) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu zamanlar da Ramazanda Cebrâil (a.s.)’ın, kendisiyle buluştuğu vakitlerdi. Cebrâil (a.s.), Ramazanın her gecesinde Peygamber Efendimiz’le buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7)

Bu mübârek ayda fitre/fıtır sadakası, şer’an zengin sayılan her mü’mine vâcip, hattâ bâzı mezheplere göre farzdır. Fitre, bayram namazına kadar verilirse makbul olur. Daha sonra ise, fitre dışında bir sadaka hükmüne girer.1 Efendimiz (s.a.v.), fakir mü’minlerin de bayrama huzurla girebilmeleri için, fitrelerin bayramdan önce verilmesini istemiş; “Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurmuştur. (İbn-i Sa’d, I, 248)

Efendimiz (s.a.v.)’in bu aydaki infak heyecanını, bizler de imkânımız ölçüsünde yaşamalıyız. “Malda, zekâttan başka da hak vardır.”2 hakîkati mûcibince, maldan cömertliğin asgarî ölçüsü olan zekâtların dışında da infâk etmeyi, bu ayda müstesnâ bir fırsat bilmeliyiz.

Unutmayalım ki, mülk Allâh’a âittir. Geçici bir süreliğine emânet edilen malı sırf nefsine harcamak israf; kendine biriktirmekse cimriliktir. İkisi de ebedî âkıbeti felâkete çeviren çirkin vasıflardır. Mü’minin vazifesi; nîmetleri riyâzat hâlinde kullanmak, kifâyet miktarına kanaat etmek ve ihtiyacından fazlasını infâk etmektir. Fânî kazançları tutayım derken bâkî fırsatları elden kaçırmak, îman şuuruna aykırıdır.

KADİR GECESİ

Bu mübârek gece, ümmet-i Muhammed’e mahsus, muazzam bir ikrâm-ı ilâhîdir. Âyet-i kerîmede bu gecenin bin aydan hayırlı olduğu beyân edilmiştir. Yani bu geceyi ihyâ edenlere 83 küsûr senenin ecri lûtfedilir. Rabbimizin, böylesine muhteşem bir mânevî hazineyi ihsân etmesi, O’nun Habîb’ine olan engin muhabbetinin bir bereketidir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Kadir gecesini, fazîlet ve kudsiyyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibadet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175/760)

Bu ilâhî hazîneden mahrum kalmamak için Kadir Gecesini, Ramazanın ilk gecesinden itibâren ve bilhassa yirmisinden sonraki tek gecelerde aramak gerekir. Kadir Gecesi, umûmî kanaate göre Ramazanın 27’nci gecesidir. Fakat başka zamanlara da denk gelebildiği için, bütün Ramazan gecelerine ayrı bir îtinâ göstermek gerekir. Nitekim Hazret-i Âişe (r.anha) vâlidemiz:

“Rasûlullah (s.a.v.) Ramazanın son on gününde îtikâf buyururlardı.” demiştir. (Buhârî, Îtikâf, 6) Bilhassa Ramazanın son on gününde mühim bir sünnet olan îtikâf da, Kadir Gecesinin fazîletine ermenin en güzel yollarındandır.

BAYRAM

İrfan mektebi olan Ramazân-ı şerîfin son dersi bayramdır. Bayram imtihanını da güzelce geçebilmek için onu gaflet ve rehâvete kapılmadan, uyanık bir gönülle, tekbir, tehlil ve zikirle süslemek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek ve getirdiği ictimâî mes’ûliyetleri îfâ etmek gerekir.

Bayram, yanık yüreklere cennet serinliği veren ilâhî bir ziyâfettir. Yine bayram, belli bir kesimin şımarıkça yaşadığı, israf çılgınlıklarıyla dolu tatil ve eğlence gibi şahsî mutluluk günleri değildir. Bilâkis, sıla-ı rahimde bulunmak, geçmişlerimizin ruhlarını hayırlarla şâd etmek, îman kardeşliğini cemiyet plânında yaşatmak, dargınlıkları-kırgınlıkları ortadan kaldırmak gibi nice ictimâî ibadetlerin îfâ edildiği, müşterek sevinç günleridir.

Bayram sevincini hak edebilmek için, bu sevinci toplum sathına yayabilmek; kederli ve muzdarip mü’minlerin de gönüllerini ferahlatmak îcâb eder. Zira mü’minler, ferdî rahatlık ve menfaat düşüncelerinden sıyrılmadıkça, yani nefislerini aşıp ictimâîleşmedikçe kemâle ermiş sayılmazlar.

Kâmil bir mü’min, yalnız kendi evini aydınlatan bir kandil değil; bütün yeryüzünde, dünyası kararmışların başını cömert ziyâsıyla okşayan, ruhları üşümüş garipleri müşfik sıcaklığıyla saran bir şefkat ve merhamet güneşi hâlinde, insanlığın fazîlet semâsında parlamalıdır. Zira gerçek bayram saâdetinin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir.

Şunu da unutmayalım ki, geçen Ramazanda hayatta olan dost ve akrabâmızdan bâzıları artık aramızda değiller. Geçen Ramazan, onların son Ramazanıydı. Bizler de bu gufrân ayını son Ramazanımız olabileceği şuuruyla değerlendirip ondan tertemiz çıkmaya gayret etmeliyiz. Zira hepimiz, ilâhî imtihan sahası olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz, ecel ile sona erecek, amellerimizle toprağa gömüleceğiz. Sonra ebedî bir hayat başlayacak. Orada dünya mektebinin karnesini alacağız. “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İsrâ, 14) buyrulacak.

Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat yanında bir aylık Ramazandan da kısa olan fânî ömrümüzü, ilâhî af şehâdetnâmesini alabilecek keyfiyette değerlendirmeye gayret edelim. Ramazan terbiyesi altında kazandığımız mânevî kıymetleri kaybetmeyelim. Îman ve amel-i sâlih hayatını belli günlere has bir merâsim zannetmeyelim.

Rabbimiz, gâfilleri uyandıracak, muzdaripleri sevindirecek, gerçek bayramın rûhâniyetine cümlemizi nâil eylesin. Dünyadaki her günümüzü Ramazân-ı şerîfin feyiz ve rûhâniyeti içinde yaşamayı müyesser kılsın. Âhiret yurdunu da bizlere ebedî bir bayram sürûru eylesin…

Âmîn!

Dipnotlar: 1. Bkz. İbn-i Mâce, Zekât, 21. 2. Tirmizî, Zekât, 27/659-660. Ayrıca bkz. Bakara 2/177.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Bakış Açısı: Demokrasi, Mursi, Suriye ve Samimiyet… 04.07.2013

"Olimpos dağının çocukları, Hira dağının evlatlarını asla kabullenmeyecektir.” Cemil Meriç

Mısır’da gerçekleşen darbe doğal olarak Türkiye’de epeyce yankı uyandırdı. Fırsattan istifade biz de ülke olarak darbe şakşakçıları ve Mursiciler olarak ikiye bölündük. Gerçi ikiye bölünmek için önce birleşmek gerekir ki, biz onu zaten hiç beceremedik. Neyse, çevrede olan her olayı kendi ideolojik düşünceleriyle bağdaştırıp karşıt görüşe öfke beslemeyi şiar edinmiş insanlardan uzak olmayı tercih ediyorum. Daha doğrusu bu insanlara uzak durmayı başaramadığımdan, onlara benzemekten kaçınıyorum. Bu yazı da bu detay göz önüne alınarak değerlendirilirse müteşekkir olurum.

“Fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir” ayetini baz alarak eleştiri oklarını karşıt görüşlülere yöneltirken zülf-i yâre dokunmamak maksadıyla dilimizin, elimizin ayarına dikkat etmeliyiz düsturuna sığınırım. Çünkü ülkemizde Müslümanların farkına varması gereken husus parçalanmayı sağlayan mücadelenin ideolojiler çerçevesinde değil de İslam çerçevesinde şekillendiğidir. Sen x’ci, y’ci kimliğinden dolayı alaşağı edilmek istenmiyorsun; sen dindar olduğun için bu kapsamda eleştiriliyorsun. Kısaca senin temsil ettiğin tek unsur İslam’dır. Sen mümin olduğuna inanıyorsan, ona göre davranmakla mükellefsin. Kendin gibi düşünmeyeni, onun silahınla vurmak gafletten öteye gitmeyecek bir hamle olur. Dolaylı olarak ‘Hasan Karakaya’nın’ iki gün önce takındığı üslubu da tasvip etmediğimi belirteyim, naçizane… Yalnızca bir sözün, tarafsız bir insana ‘bu mu Müslümanlar’ dedirtmesinden Allah muhafaza… Umarım bir gün, bu şekilde; “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetine göre hareket edebiliriz. Umarım bir gün…

Gelelim günümüz meselesine, Mursi’nin devrilmesi ülkemizde çeşitli çevreler tarafından kutlandı. Kutlandı derken, elbette havai fişeklerle, pastalarla değil; tehdit kokan sözler ve ahlaki değerlerden yoksun olan mizahi unsurlarla… Darbeyle dört defa yüzleşmiş bir toplumun, başka topraklarda olan bu askeri müdahaleyi çığırtkanlıkla seyretmesi elbette üzücü ve sinir bozucu. Lâkin dindarların bu süreci demokrasi ve anti-demokrasi terimlerine hapsetmesi de o kadar sığ ve samimiyetsiz. Çünkü inandığın doğrular seni bugün demokrat ilan ederken, yarın çok rahat şekilde demokrasi düşmanı ilan edebilir. Kavram kargaşası içine hapseder isen kendini, şu ters düştüğün kesimin bazı sorularını cevapsız bırakabilirsin. Samimiyet karinesi altında ne düşündüğünü söylesen oysaki… Belki her şey çok daha anlaşılabilir olur, değil mi?

En basit ifadeyle, Mursi’ye yapılan hain darbeyi sade bir vatandaş olarak kınıyorum. Dua etmekten başka elimden bir şey gelse, şu anda hiç düşünmeden yaparım kendisi için. Lâkin varsayım üzerine konuşursak, Mursi yarın iktidara yeniden gelir ve kendi halkına zulmetmeye başlarsa sonuna kadar Mursi’nin karşısında yer alacağım. Zulümden kastım, kürtajı yasaklaması, alkol yasası çıkarması değil; çoluk çocuk dinlemeden insanların üzerine bomba yağdırması, gerekirse kimyasal gaz kullanma tehdidini barındırması vesaire…

"Neden Mübarek indirildiğinde sustun" veya "neden Esad’a düşmansın", hatta "devlet olarak neden Suriye ile aramız iyiyken bozuldu" sorularına bu cevabı vermeyi yeğlerim.

İslam’ın şartlarından birisi demokrat olmak değil. Ama adil olmak, vicdanlı olmak, merhametli olmak her müminin sahip olması gereken hasletler. İyi bir demokrat olmayabiliriz hiçbirimiz kabul; ama sırf ideolojik bağlarımız nedeniyle çocuk katili bir zalime övgüler yağdırmayız! Hiçbir ahlâki değere uymayacak bu çirkinliğin dimdik karşısında yer alırız. Çünkü aksi, inandığın tüm doğruların kalbine hançer saplamak gibi hazin…

Dünya gündeminin üvey evladı Doğu Türkistan’a ve darbeye karşı dimdik duruşuyla övgülere mazhar olan Mursi'ye dualarımızla destek olmaya devam edelim. Allah yar ve yardımcıları olsun.

Selam ile.
Ahmet

2 Temmuz 2013 Salı

Şair ve patron - Sercan ZORBOZAN - 01.07.2013

Geçtiğimiz yıl Ramazan ayı, iyi hatırlıyorum çok sıcak, yapış yapış bir gün. Selamsız'dan Üsküdar sahiline doğru iniyorum dolmuşla. Elimde Halil İnalcık hocamızın 'Şair ve Patron' kitabı. Aklımda kısa zaman önce dinlediğim bir radyo programının kaydı, romanları çok satan bir yazarımızın Başbakan hakkında sarfettiği hakaretamiz cümleler. Olabilir diye söylendim kendi kendime, beşer şaşar. Beni asıl şaşırtan sahile birkaç yüz metre kala duvarda gördüğüm bir fuar afişi oldu. Kitapları çok satan aynı romancı, Başbakan'ın partisinin elindeki Üsküdar Belediyesi'nin kitap fuarında imza günü yapacakmış, ismi birinci sırada, fotoğrafı ise diğer tüm yazarların fotoğraflarından büyükçe basılmış. Gülmüştüm, bunu da iyi hatırlıyorum.

Aslına bakarsanız romancının bir suçu yoktu, sistem böyle işliyordu yüzyıllardır, İnalcık'ın çok iyi tespit ettiği gibi en iyi mimarın sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcunun sarayın kuyumcubaşısı, en iyi şairin de hükümdarın seçtiği sultan-uş şuara olduğu bir gelenekte tersine de olsa böyle sıkıntıların patlak vermesi gayet normal. İdeolojisi yahut dünya görüşü hiç önemli değil, dün başka hükümetler döneminde el üzerinde tutulup devletten her türlü desteği alan ve nüfuzuna nüfuz katan sanatçılar, aydınlar, bugün başka bir hükümetin devlet desteğini ellerinden almasına feveran ediyorlar. Devlet aynı devlet, yürütme organını işleten şahıslar değiştiğinde 'şair ve patron' arasındaki sistem değişmiyor ki, sadece 'şair' ve 'patron' değişiyor.

(İLLÜSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM)

KAYGILILAR, KAYGISIZLAR, KAYITSIZLAR

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve birçok sanatçının, tiyatrocunun imza attığı, 'Kaygılıyız' bildirisini şair-patron tanımı üzerinden değerlendirmek mümkün. Türkiye Cumhuriyeti'nde sürekli gündemde olup, 60'larda Kemalizm, 70'lerde Sosyalizm, 80'lerde Liberalizm, 90'larda ise burjuva solculuğu fikrine kapılmayan aydınların, sanatçıların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Türkiye'nin entelektüel altyapısı, Osman Gazi'nin nökerlerinden başlayıp Kanuni'nin saray şairlerine, oradan Tanzimat döneminin bazı bürokratları tanrılaştıran aydınlarına ve nihayet Mustafa Kemal'i Allah yerine koyan 20'li, 30'lu yılların gazete şiirlerine kadar kendi içinde tutarlı bir biçimde inşa edildi. Avrupa'da sanatçıları koruyan, kollayan, her türlü maddi manevi desteği veren Medici ailesi gibi hamiler biz de pek olmadığı için sanatçıların, aydınların yönelecekleri tek kapı, devlet kapısı olmuştur. Biraz daha somutlaştırmak için üç ayrı devirde yazılan üç ayrı övgü şiirinden örnekler verelim.

Nedim'in, 3. Ahmed'in damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa için yazdığı medhiyeden;

'Cihan-sadr-ı mu'allâ-kadr kim bezm-i celâlinde / Döner gûy-ı felek fevvâreves sâd-ı revân üzre'

(Yüce değerli dünya sadrazamının ululuk meclisinde, felek topu fıskiye gibi akıp giden su üzerinde döner)

Tevfik Fikret'in, peygamberlerde bulunan tüm özellikleri Tanzimat Fermanı'nın mimarı Mustafa Reşid Paşa'ya uyarlayan meşhur dizeleri:

'Aceb midir medeniyyet resûlü dense sana

Vücûd-ı mu'cizin eyler taassubu tahzîr'

(Sana medeniyet resulü dense tuhaf olur mu, vücudunun mucizesi tutuculuğu önler)

Üçüncü ve son dizeler, Vasfi Mahir Kocatürk'ün, Mustafa Kemal'e yazdığı şiirden:

'Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine'

Konuya bu açıdan baktığımızda meselenin sadece kaygı olmadığı, kısmen, yüzyılların imbiğinden süzülüp bugüne kadar ulaşan çıkar ilişkilerinin sarsılmasından ötürü açığa vurulan bir tepki olduğu söylenebilir. Çok değil bundan sadece on yıl önce devletten, hükümetten her türlü desteği son kuruşuna kadar alan tiyatrocuların, sinema yönetmenlerinin, kitap yazarlarının kafalarındaki devlet algısının bir ayda değiştiğine inanmamızı da beklememeli kimse. Nüfuzundan yararlanıldığı zaman devlet, iyi devlet, kaynakları kesti mi kötü devlet. Üstelik bunu yaparken toplumun en hassas olduğu bir dönemi, Gezi Protestoları günlerini kullanarak birikmiş kini açığa vurmak ayrı bir yazı konusu. Elle tutulacak hiçbir yanı yok.

Evet, devlet hep aynı devletti, balyozunu çıkardığı zaman haklı-haksız ayırt etmeden önüne çıkanı ezen, yıkan, darbeleyen... 90'lı yıllarda devletin televizyonu için çekilen Kurtuluş Savaşı dizisinde Mustafa Kemal'i oynayan Rutkay Aziz de bunu biliyordu, Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi piyanistlerden biri olan ve yüzlerce devlet organizasyonunda yer alan İdil Biret de. İsa'nın dediği gibi, ilk taşı en masum olanımız atmalı.

BİR KAYBOLAN KULÜBÜ TRİBİ

Bir de suyun bu tarafında olan yazarlar, sanatçılar ve aydınlar var. Araya koyduğum su birikintisi ayrımcılık amacı taşımıyor, Fatih ile Kadıköy arasında fizik kurallarını değiştiremediğimiz sürece bir boğaz hep olacak. O boğazı geçip herkesle bir olmanın tek yolu da dürüstlük ve vicdandır. Dürüst insanlar vicdanlarının rüzgarıyla su üstünde yürürler de, uçarlar da. Ama tekrar tekrar söylüyorum: Dürüst olmaları kaydıyla. Yani menfaat beklemeden, çıkar ilişkisine girmeden, içinden gelen sesi dinleyip tepki göstererek. Ama görüyoruz ki Gezi Protestoları, en ufak bir aksi ses çıkartanı lanetli, hain, alçak ilan edenleri ortaya çıkardığı gibi, geldiği yer ve gideceği en son nokta aşağı yukarı belli olan birçok yazarın, sanatçının, aydının da aslında entegre oldukları camiadan ayrılmak için bir bahane aradıklarını ortaya çıkardı. Malumun ilanı. Gönül isterdi ki bu değişikliği dürüstçe, mertçe ifade edip, hataları yanlışları ortaya koyarak yapsalardı. Ne yazık ki bunu da yapmadılar. Gözü çıkan, hayatını kaybeden, şiddet gören on binlerce insanın tepkileri serildi Boğazın üzerine ve geçenler geçti karşı yakaya.

Özetle bu durum da, yukarıda sözünü ettiğim şair-patron sisteminin sonuçlarından. Sağcısıyla solcusuyla Türkiye intelijansyası, tıpkı 15. ve 16. yüzyıllarda olduğu gibi, gittikleri her memlekette, her diyarda aynı şâşâ ile karşılanmak için koptuğu yerden bağlanma ihtimali olan ipleri atmakta hiçbir beis görmüyorlar. O zamanlar Arap yahut Acem olmanız gerekirdi, şimdi ise aynı kalbredeki üç yazarın 1 lira aldığı yerde 4 lira alan ve buna rağmen insanların acıları üzerinden prim yapmayı rahatça sindirebilen yazarlar, şairler, romancılar, aydınlar... Olan kime oluyor, onu da eskimeyen dizesiyle Priştineli Mesihi söylesin:

'Mesihi gökden insen sana yer yok

Yüri var gel Arabdan, ya Acemden'

Alıntı: http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/sair-ve-patron-2.7.2013%200-536978

30 Haziran 2013 Pazar

Bu sesi duyan var mı?

"Doğu Türkistan kan ağlıyor. İşgalci Çin Devletinin büyük baskılarına dayanamayan gençlerin ayaklanması neticesinde Urumçi'de, Hotan'da yüzlerce gencimiz şehit edilmiş, binlerce insanımız kayıptır. Ayaklanma dalga dalga yayılmaktadır. Bu insanlık suçu karşısında Japonya bayraklarını yarıya indirdi. Taksim'de iki ağaç kesildi diye dünyayı ayağa kaldıran çevreci soydaşlar Urumçi'ye doğru da yola çıkıp teneke çalsanız ya da bir lahza üzülseniz ne olur? Kanınız mı müsaade etmiyor? Hey gidi Oğuzlar, Hunlar, Osmanlılar, Harezmşahlar, Selçuklular, Babürler hey... Torunlarınız ne hâlde, çok yalnızız. Çok iyi ki, Rabbimiz var. "

Doğu Türkistan Sevgi ve Yardımlaşma Derneği

27 Haziran 2013 Perşembe

Bakış Açısı: Doğu Türkistan'ın medya ile imtihanı - 27 Haziran 2013

26 Haziran 2013 Sabah saat 06.00’da Uygurların yoğun yaşadıkları Doğu Türkistan’ın Turfan vilayeti Piçan ilçesinde yaşanan olaylara dünya medyasının bakışı...

Los Angeles Times:
http://www.latimes.com/news/nationworld/world/la-fg-china-riots-20130627,0,5222288.story

Dilşat Raşit'in açıklamasına yer vermesi olumlu.

Olayın içeriği resmi makamlar tarafından bile açıklanmamışken yapılan aşağıdaki açıklama;

YALAN: The news agency said 17 people — nine policemen or security guards and eight civilians — were killed before police shot and killed 10 rioters.

Voice of America:
http://www.voanews.com/content/riots-kill-27-in-chinas-restive-xinjiang-province-state-media/1689362.html

İsa Dolkun ile görüşülmüş, bu güzel bir hamle. Yalnız İsa Dolkun sıkıyönetim sebebiyle yeterince bilgi alamadığından bahsedip varsayımlar üzerine konuşmuş.

Kimliği belirtilmemiş bir isimle yapılan röportajdan alınan bu alıntı:

"The [Uighur] people in the rural area of this region are normally peaceful and honest, and they don't harbor hatred." 

epey güzel. Ama yine de göç politikalarının sebep olduğuna dair hiçbir detay verilmemiş.

Reuters:
http://www.reuters.com/article/2013/06/26/us-china-xinjiang-unrest-idUSBRE95P08C20130626

Reuters her zamanki gibi Çin resmi kaynaklarının dilinden konuşmuş. Sınıfta kalmayı bir kenara koyalım, art niyetli...

CNN:
http://edition.cnn.com/2013/06/27/world/asia/china-xinjiang-violence

CNN, Türkiye'deki provokatörlük aktivitelerinden fırsat bulmuş olacak ki Amerikan Medya Kuruluşları arasında en göze çarpan haberciliğe imza atmış. Olayların detaylarından Çin hükûmeti bilgi vermediği için haberdar olunmadığını ifade edip, Çin medyasının bazı saptırmalarına da vurgu yapmış.

"Chinese authorities' use of the standard term "knife-wielding mobs" to describe the rioters was an indication they were Uyghurs."

"To urge the international community to exercise caution over details" of the events."

Financial Times:
http://www.ft.com/cms/s/0/40a09006-de25-11e2-9b47-00144feab7de.html#axzz2XR7aFsAT

bknz. Çin Devlet Televizyonu (CCTV)

BBC:
http://www.bbc.co.uk/news/world-asia-china-23050288

BBC, tüm Çin&Doğu Türkistan haberlerinde aynı politikayı uyguluyor. Önce Çinlilerin düşüncelerini yansıtıp ardından Dilşat Raşit'in düşüncelerini paylaşıyor. Analiz kısmında da Celia Hatton Çin'de muhabirlik yapmanın zorluklarından bahsedip Çin'i eleştiriyor.

Bu haber de benzer bir içeriğe sahip.

Bloomberg:
http://www.bloomberg.com/news/2013-06-26/xinjiang-violence-leaves-27-dead-after-attack-on-police-stations.html

Los Angeles Times ile aynı haberi paylaşmış.

The Guardian:
http://www.guardian.co.uk/world/2013/jun/26/china-riots-xinjiang-province

Habere ilginç derecede küçük bir yer ayırmış. 27 kişinin öldüğünden bahsedip detaylarına dair hiçbir ekleme yapmamış. Türk Medyasını aratmamış.

Al- Jazeera: 
http://www.aljazeera.com/news/asia-pacific/2013/06/2013626522162718.html

bknz. Çin Devlet Televizyonu (CCTV)
Şaşırdık mı?

ve Türk Medyası...

En başarılı habercilik Hürriyet'ten gelmiş...
http://www.hurriyet.com.tr/planet/23595308.asp

Rabia Kadir ile röportaj yapıp olayların içeriğini öğrenmiş Sayın Muammer Elveren. Takdire şayan bir hareket bu! Üstelik haberi yaparken 'Şincan' kelimesini hiç kullanmaması da ayrı bir güzellik katmış araştırmaya.

Sonuç olarak, Doğu Türkistan'ın medya ile imtihanı devam ediyor.

Bu haber için en ideal sıralama:

Hürriyet > CNN > Voice of America > BBC > The Guardian > Los Angeles Times = Bloomberg > Reuters = Financial Times = Al- Jazeera

Allah şehit olan kardeşlerimize rahmet eylesin.

Sevgiler...

25 Haziran 2013 Salı

Why feeling more pain may be better for you - Tom Stafford - 22 May 2013 (BBC Future)










Psychology studies show painful experiences aren’t dictated by how long they go on for, and this could teach us an important lesson about everything from hospital operations to holidays, says Tom Stafford.

When is the best treatment for pain more pain? When you're taking part in an experiment published by a Nobel prize winner and one of the leading lights in behavioural psychology, that is.

The psychologist in question is Daniel Kahneman; the experiment described by the self-explanatory title of: When More Pain Is Preferred to Less: Adding a Better End. In the study, Kahneman and colleagues looked at the pain participants felt by asking them to put their hands in ice-cold water twice (one trial for each hand). In one trial, the water was at 14C (59F) for 60 seconds. In the other trial the water was 14C for 60 seconds, but then rose slightly and gradually to about 15C by the end of an additional 30-second period.

Both trials were equally painful for the first sixty seconds, as indicated by a dial participants had to adjust to show how they were feeling. On average, participants' discomfort started out at the low end of the pain scale and steadily increased. When people experienced an additional thirty seconds of slightly less cold water, discomfort ratings tended to level off or drop.

Next, the experimenters asked participants which kind of trial they would choose to repeat if they had to. You've guessed the answer: nearly 70% of participants chose to repeat the 90-second trial, even though it involved 30 extra seconds of pain. Participants also said that the longer trial was less painful overall, less cold, and easier to cope with. Some even reported that it took less time.

In case you think this is a freakish outcome of some artificial lab scenario, Kahneman saw a similar result when he interviewed patients who had undergone a colonoscopy examination – a procedure universally described as being decidedly unpleasant. Patients in Kahneman's study group had colonoscopies that lasted from four to 69 minutes, but the duration of the procedure did not predict how they felt about it afterwards. Instead, it was the strength of their discomfort at its most intense, and the level of discomfort they felt towards the end of the procedure.

These studies support what Kahneman called the Peak-End rule – that our perceptions about an experience are determined by how it feels at its most intense, and how it feels at the end. The actual duration is irrelevant. It appears we don’t rationally calculate each moment of pleasure or pain using some kind of mental ledger. Instead, our memories filter how we feel about the things we've done and experienced, and our memories are defined more by the moments that seem most characteristic – the peaks and the finish – than by how we actually felt most of the time during the experience.

Kahneman wondered whether this finding meant that surgeons should extend painful operations needlessly to leave patients with happier memories, even though it would mean inflicting more pain overall. Others have asked whether this means that the most important thing about a holiday is that it includes some great times, rather than the length of time you are away for. (It certainly makes you think it would be worth doing if you could avoid the typical end to a holiday – queues, lumping heavy luggage around and jetlag.)

But I think the most important lesson of the Peak-End experiments is something else. Rather than saying that the duration isn't important, the rule tells me that it is just as important to control how we mentally package our time. What defines an “experience” is somewhat arbitrary. If a weekend break where you forget everything can be as refreshing as a two-week holiday then maybe a secret to a happy life is to organise your time so it is broken up into as many distinct (and enjoyable) experiences as possible, rather than being just an unbroken succession of events which bleed into one another in memory.

All I need to do now is find the time to take a holiday and test my theory.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Bakış Açısı: Bir çocuğun gözünden 28 Şubat - 11 Haziran 2013

Sene 2002… Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinin önünde hatırı sayılır bir kalabalık. Ortalama olarak yaşları on beş olan kızlar avazı çıktığı kadar yüksek sesle İstiklâl Marşını söylüyor. Herkesin yüzüne yansıyan gerginlik, adeta marş hiç bitmesin diye dua edercesine…

Ve ardından gelen kısa süreli bir sessizlik…

Mavi üniformaları ve ellerindeki coplarıyla kızların üzerine yürüyen Türkiye Cumhuriyeti polisleri… İstiklal Marşı ayrı bir anlam ifade ediyor o anda. Keşke hiç bitmeseymiş…

Neden iki kıtada kestiniz ki sanki? Devam edin! Daha yüksek sesle söyleyin! Üçüncü, hatta dördüncü kıtayı da okuyun diye geçiyor içimden.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Sonrasını ne kelimeler anlatabilir, ne de bugünün vicdanları kabullenebilir.

Peki, hangi gafil hudutları bu derece aşabilir? Elinden alınan eğitim hakkını geri isteyen bir avuç genç kıza copla saldırmanın hangi kitaba sığan bir izahı olabilir?

Yaşça epey küçüğüm o dönemde, bu sebeple algıda yetersizlik hâkim, tek şahidim gözlerim. Bana söylenen hiçbir yalan, o manzarayı hafızamdan silemez ki! O günlerden kalan birkaç hatıra, yâd edelim. Geçmişe dair defterleri açalım ki, günümüzde olan bitene daha rahat bakalım.

Çocuk aklı işte, kafamın içinde bu manzaranın sebep olduğu onlarca soru… Benim ve ailemin ne işi var burada? Hangi suçu işledik ki, bu derece sert şekilde cezalandırılıyoruz?

Okuldan nefret eden bir ilköğretim öğrencisinin, okula alınmamasını dünyanın sonu gibi algılayıp kahrolan bir ablaya sahip olması ironik tabii…

Birinci gün, ikinci gün, bir hafta derken süregelen sayısız hikâye mevcut hâliyle... Temelinde zulüm var. Ellerinde kitap ve ‘eğitim hakkını savunan’ pankartlar olan, zaman zaman ‘tekbir’ getirip sloganlar atan abiler ve ablalar başrolde. Polisle dolaylı olarak copla ve tazyikli suyla o gün tanıştım. Biber gazı üretilmemiş olacak ki, onunla buluşmam epeyce gecikti.

Dönem öyle hareketli ki, bugün bile akla geldikçe sinirleri depreştiren ‘ikna odaları’ tam gaz devam ediyor. Size çağdaşlığı vaat ediyoruz diye dinsizliği dikte eden bir grup zerzevatın isimleri hâlâ kulaklarımda. Yanlış olmasın, unutamadığım için değil; caddelere, kültür merkezlerine isimleri verilip büyük bilim kadını olarak tanıtıldıkları, çeşitli yerlere heykelleri dikildiği; hatta meclise tam da olması gerektiği gibi dinsizliği temsil eden partide girme imkânı verildiği için. Bugün gelinen noktayı daha iyi anlamak amacıyla atlamamak lazımdı. Hukuksuzluğun yanında insanlığın kaybolduğu o dönemin sembolleri aynı pervasızlıkla halkın temsilcisi unvanını elde etti ve benzer şeyleri dillendiriyor.

Sosyal ağların olmaması, bugünkü bilgi çarpıtma olanağını vermiyor insanlara. Yaşananlara şahit olmadıkça inanmıyorsun, zaten duymak da istemiyorsun bazılarını. Nasıl üstesinden gelebilirsin ki yoksa?

Kaotik ortamı ifade edebilmek için kelimeler kifayetsiz kalabiliyor bazen. Bugün bir kesime ütopik
gelebilecek olaylar silsilesi birçok dindarın başından geçmiş acı bir hikâye aslında. Polislerin ve kendisini ülkenin sahibi zanneden saygısız bir güruhun sokakta yürüyen bir kadının başındaki örtüyü çekme hakkını kendinde bulabildiği bir dönem bu. Korku imparatorluğunu azıcık da olsa tahayyül edebiliyor musunuz? Seni korumakla mükellef polis, oy çokluğunu sağlayamamış bir cenahla dirsek temasında sana saldırıyor. Maslow’un üçgeninde ikinci basamaktayız, aslında hayatta dipteyiz, sondayız… Güvenliğini sağlayamadığı için kendi ülkesinden göçmek zorunda kalanlar mı dersin, evden çıkmayıp asosyalliği tercih eden mi, yoksa hayatının devamını bozuk bir psikolojiyle devam eden mi?

Evden çıkmak isteyenin sığındığı yer kendi gibi düşünenlerin yanı… Amaç; haftada bir Allah rızası için toplanıp her gazete bayisinde rahatlıkla bulunabilecek dini içerikli dergilerden dört beş sayfa okumak ve hasbihâl eylemek. Kimisi sohbet der buna, kimisi muhabbet. Ta ki, telefonların dinlendiği ve bu buluşmaların yasaklandığı güne kadar… Çocuk aklı işte, telefonda ne söylemem gerektiğini bilemediğim için ağzımdan sohbet kelimesini kaçırdığımda tüm gün bir hata mı ettim, başımıza bir şey mi gelecek diye düşündüğüm yıllar bunlar. Şaka değil, o toplanılan evlerin basıldığından haberiniz olmayabilir, bu insanların irticai faaliyet yapmakla suçlandığını da duymamış olabilirsiniz. Hani o, bugün çok kızdığınız medya var ya, işte o zaman sizin istediğiniz gibi çalışıyordu oysaki. Sahiden telefon dinlenmesi suç değil miydi? Ya kişisel haklarımız, özgürlüklerimiz? Neyse… Bugün bir telefon konuşması yaparken şike yapan kulüp başkanı edasıyla şifreli konuşmam bundandır hâkim bey! Buna siz sebep oldunuz, tebrikler!

Hayatımız bir fanus gibi olmuş. Sadece devlet değil, kendisini millet olarak tanıtan çok bilmişler de gidip gidemeyeceğimiz yerlerin listesini oluşturuyor adeta. Kamusal alan yasak, özel mülk ise mahalle baskısından zoraki yasak! Sen kendi çevrenle toplanırsan irticacısın. Topluma yansıyan düşünce yapısı belli, sen Müslümansın, otursana evinde!

Neyse biz küçüğüz, sadece ailemizle yargılanırdık o dönemde. Okula gitmişim, kendi hâlinde muhafazakâr bir okulum var. Neden mi? Henüz ikinci sınıfta ‘öğretmene’ hoca demem hasebiyle sayısız hakarete maruz kaldığım için. Siz ‘hoca camide’ lafını ‘Perran Kutman’ın dizi repliği sanmayın, bu bir zihniyetin dışavurumu idi. Bir açıdan bakıldığında, hakaretlere sebep olan yalnızca hoca demem değil, o kelimeyi nereden öğrendiğimi gururla söylemem idi. İkinci sınıfta düzene karşı ayaklanmışız işte, mazur görün biz devletini sevenlerin elinden bu kadarı geliyor.

Okulda olağanüstü bir durum yok, başörtüsüyle okula gelmek isteyen hocalarımız dışında. He bir de namaz kılmak için mescide inmenin ne denli büyük bir risk olduğunun izah edilmeye çalışılması var, atlamayalım! Müfettiş baskını diye bir olaydan söz edilir. Hayalinizde Hababam Sınıfındaki gibi bir adam canlandırmayın, biz yaptık; hata ettik. Bu adam bize hesap sormaya geliyormuş meğer. Hocalar hasta raporu alıp kaçar, mescitler kapanır. Kutsal bir görev olsa gerek bu! Sinir stresle dönülür eve. Pot kırmamak için hiç konuşmamayı tercih eden bir nesiliz biz. Eve gidince bile yaşadıklarınızı anlatmayın derler büyüklerimiz. Öyle ya, telefon var evde! Herkesin başı belaya girebilir. Bu sebeple iyi sır tutarız biz!

İşten kovulanlar, askerden atılanlar, çalıştığı şirkette merdiven altı sırf namaz kılmasın diye kapatılanlar, evlerinde taciz edilenler, arkadaşlarıyla buluşma noktaları basılanlar, gazeteleri işgal edilenler, aileleriyle ve çocuklarıyla tehdit edilen yazarlar ve daha niceleri… 28 Şubat’ın yalnızca bir mağdurunun gözlemleri bunlar.

Çocuğuz ya, bu olaylar olurken ister istemez merak ediyorsun bazı şeyleri. Sana saldıran kim? Türk polisi. Seni darbeyle korkutan kim? Türk askeri! Seni sokakta istemeyen kim? Türk halkı! Seni kötüleyen yazıları yazan kim? Türk Medyası… Peki, nasıl oluyor da sevgili büyüklerim ülkesini çok sevdiğinden söz edebiliyor böyle bir süreçte? Hâlâ vatan millet edebiyatı yapabiliyor, akıl alır gibi değil. Nasıl oluyor da sessiz kalmanın devletin faydasına olacağını düşünüp susabiliyor? Hangi devlet, şu sana yaşam hakkı tanımayan mı?

Şimdi daha iyi anlıyorum bu nesli, içimizdeki öfke; devlet ve millet sevgisine zamanla yenik düştü. Bize ezberletilen tarih değil de, kendi öğrendiklerimiz bizi önce kendimizle, sonra da devletimizle barıştırdı. Bugün gelinen noktada, herkes gibi söz sahibiyiz!

Hazır bugüne gelmişken, hiç manipülasyon yapmanıza gerek yok canım kardeşim! Gezi Parkında birbirine gösterdiğini ballandıra ballandıra anlattığın saygı, sokakta bana ve benim gibilere yine gösterilmiyor. Tesettürlülere ve sakallılara saldırılar günden güne artıyor. Benim çevremde birinci ağızdan duyduğum olayların sayısı on değil, yirmi değil daha fazla...

Saygı duyulan bir eylemin ideolojik noktalara çekilip, İslam karşıtı bir hâl aldığını görmemenizi mazur göremiyoruz bu defa! Elbette yine sokaklara inmiyoruz ama eskisi gibi olan bitene de gözlerimizi kapatmıyoruz. Bu ülke ikinci kez 28 Şubat ya-şa-ma-ya-cak! Buna müsaade etmeyeceğiz!

Yine göremiyorsun, çünkü zulüm nedir bilmiyorsun. Bu halkın ne çektiğinden bihabersin. Bu sebeple yine, yeni, yeniden kaybedeceksin. Bir grup anarşistle toplumun tamamına hitap edemeyeceksin!

Devir değişti iki gözüm, günaydın!

He unutmadan;

Biz ‘Toma’ya kafa atacak kadar deliyiz diye övünüp küçümseyici edayla siz kimsiniz diye soran genç! Hemen açıklayayım, biz İslami bir dava için çıkılan yolda üzerine silah doğrultan İsrail askerine sopayla dalmayı göze alan dava adamlarının kardeşleriyiz.

Bu vesileyle Mavi Marmara davası uğruna canını feda eden güzel insanlara, “namlusunu halka çevirmiş tanklara selam durmam” diyen şehidimiz Muhsin Yazıcıoğlu’na, mücadelesi Hâk üzerine olan tüm insanlara Allah’tan rahmet dilerim.

Sevgi ile.
Ahmet Tuğcu

Devamı gelecek...

2 Haziran 2013 Pazar

Bakış Açısı: Toplumsal Cinnet - 02 Haziran 2013

Kibir, şeytanın en sevdiği günahtır derler. Öyle bir davranış bozukluğudur ki o, dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanır, etrafında olan biteni algılamaktan aciz kalırsın. Çevrene toplanır birkaç dalkavuk, ‘her şey harika’ nidalarıyla beynine işler sahip olmadığın mükemmelliğini… Kronik bir hastalıktır aslında, kimliği tam oturamamış bireylerin, özgüven patlaması yaşaması ve her şeyi elinde tutabileceğine muktedir olma inancı...

Bu amiyane tabirle basit bir birey analizidir, bunun toplumsal yansıması da güç sahiplerinde, devlet ve yerel yöneticilerde ortaya çıkar. En çok şakşakçılar ve menfaatçiler bu gücün etrafında toplanır. Bu ikili bir araya geldi mi, şeytana gerek kalmaz zaten.

 “Kim, güç (ve şeref) isterse (bilsin ki), güç (ve şeref) tümüyle Allâh’ındır…” (Fatır, 10)

Güç sahibi olmak gibi gelip geçici dünyevi arzular, insanı karanlığa itebilir. Daha fazla hükmedebilme isteği engellenemez bir mücadeleyi getirir. Günümüzde çokça dillendirdiğimiz empati yeteneği kaybedilmeye başlanır, doğru ve yanlış arasındaki kırmızı çizgiler yok oluverir.

İstanbul’un silueti üzerinden başlayan tartışmanın şu günkü duruma gelişine göz atarken bu noktaya değinmemek olmazdı. İstanbul gibi devasa bir şehre hükmetmek üstesinden gelinmesi zor bir görev olduğu gibi, yaptıklarının her koşulda desteklenmesiyle gelen motivasyonun ortaya çıkardığı halktan kopma sendromu 1 Haziran’da şahit olduğumuz türden olumsuzluklara neden olabiliyor. Hâl böyle olunca, bitmek bilmeyen hırslar ve beklentiler bir yerde toplumsal meseleyi tetikleyebiliyor.

Dünyanın en güzel şehrine sahip olup bu güzelliği tabiri caizse Bedevi zihniyetiyle tarumar eden bir zihniyeti tasvip etmek mümkün değil. İnsanları adeta tüketime hapseden modern hapishaneler diye de adlandırılabilecek AVM’lerin günden güne hem de şehir merkezlerinde sayılarının artması, beş kat çıkılması bile kabul edilemez olan arsalara yirmi katlı binaların yapılıp bunun mazur görülmesi, büyük iş adamları tarafından Taksim’in genel yapısına aykırı kaçak katlı binaların dikilmesi, üstelik bu süreçte tarihi değeri olan camilere zarar verilmesi, köşklerin yıkılması ve sayısız kültürel değerlerin tahrip edilmesi, bu değişimin bir rant yumağına dönüştürülerek aynı isimler tarafından kullanılması ne kabul edilebilir, ne de unutturulabilir.

Taksim, her İstanbullunun kalbinde yer sahibi bir mekândır. Burada değişimin ve güzelleştirilme çabalarının desteklenmesi ne kadar doğru olacaksa; onun amatörce, uzman olmayan siyasilerin isteklerine göre, mahkeme kararları göz ardı edilerek tasarlanması o kadar yanlıştır. İnsanların bunaltıcı İstanbul trafiği ve kalabalığından uzaklaşarak, bir an nefes almak için sığındığı parkların şehir merkezlerinden uzaklaştırılarak beton yığınlarından yeni meydanlar yapılması ise alenen hatadır. Dünyanın en büyük parkını da yapsan, İstanbul’un orta yerinde yeşile olan ihtiyaç devam edecektir. Gezi Parkı da Taksim’in en önemli noktalarından birisidir. Gece vakitleri tinercilerin bu bölgeye akın etmesi, Taksim’de yasa dışı faaliyetler için toplanan güruhların sığınağı olması, bu parkın bir beton yığınına dönüştürülmesi için yeterli bir gerekçe değildir. Nitekim küçük çapta bir düzenleme ve güvenlik ekipleriyle son derece nezih ve huzur verici bir park yapmak 2013 Türkiye’sinde oldukça kolay bir çözümdür. Ama bunu yok sayıp tarihi bina dikeceğim, bunu da AVM ile süsleyeceğim vurgusunu yaparak, mahkeme kararını ve halkın isteklerini yok saymaya kalkarsan, burada tepkilerle karşılaşman oldukça normal olacaktır.

Tepkilerin şekline gelince, parkın çevresinde ilk gün yıkıma karşı son derece âkîl fikirler ortaya atılmış, hatta bir kısmı uygulanmıştı. Bu eylem “halkın dört beş ağacı koruması“ şeklinde bir algı oluşturularak küçümsenirken, saatler geçtikçe ilginin artmasının nedenleri tespit edilemiyordu. Zaten erk sahibinin son günlerde iyice artan “polis şiddetine” göz yumması, halktan ne derece kopuk olunduğunun göstergesiydi…

Burada vurgulamakta fayda var. Bundan iki hafta evvel, Beşiktaş semtinde yaşanan polis şiddeti medya tarafından layıkıyla sorgulanamamış, halk nezdinde de ‘tribünlerin barbarlığı’ şeklinde yorumlanmıştı. Oysaki olayların başlangıcı videolarla internete düşmüş, herkes seyredebilme şansına sahip olmuştu. O gün susan herkesin bugün konuşması insanların ayağına basılmadıkça sessiz kalmayı tercih etme güdüsüne örnektir. Bir nevi “bana dokunmayan yılan bir yaşasın” sendromu… O gün Beşiktaş taraftarına uygulanan kontrolsüz şiddet, silahlı müdahale gibi uç yaptırımlar bu konuda en çok konuşması gereken Beşiktaş yöneticileri tarafından bile kınanmamıştı. Tüm Türkiye adeta gözlerini kapamış, bugünün gelişini dünden hazırlamıştı. İşte gün geldi, o gün sorgulanamayan gerçekler bugün daha büyük olayların başlangıcına sebebiyet verdi.

Polisin kriz yönetimi konusundaki acizliği ile başlayan akıl tutulması, toplumsal bir infiale adım adım yaklaştırdı. Her toplanan gruba müdahale etme ihtiyacı, sıkılan biber gazlarına karşı reaksiyon verilmesiyle devlet ile halkı karşı karşıya getirdi. Tepkiler çığ gibi büyüdükçe olayın şekli değişiyor, basit bir eylem ideolojik bir çatışmayı beraberinde getiriyordu. Bir kere basiret bağlandı mı, ortaya çıkan sonuç biber gazı, kan ve gözyaşından ibaret oluyordu…

Orta Doğu karışık bir bölgedir. Kaos hiç bitmez, kaostan beslenenler ise asla fırsat tepmez. Bundan sonra olayların şekli haliyle değişmeye başladı. Türkiye’de kültürel yozlaşmanın temsili olan CHP, kendi geçmişini anımsatırcasına olayları kaşımaya, BDP ile aynı safta polisle savaşmaya başladı. Yasa dışı olarak kabullenilmiş sayısız örgüt Taksim meydanını savaş alanına çevirmeye gidiyordu. Mevzu rantla mücadele formatından ideolojik bir sivil devrime doğru kayıyordu. Atılan naralar ‘Taksim, Gezi Parkı” başlıklarından ‘Tahrir, hükumet istifa’ ya dönüşmüştü. Sokaklar kaynıyor, geceleri İstanbul’da ışıklar yanıp sönüyordu. Bu manzaralara 28 Şubat’ta yeterince şahit olmuş geniş halk kitlesi ise sağduyuyla olan biteni seyrediyordu.

“Devlete karşı zafer” sloganları oldukça tehlikeliydi oysaki; sayısız insan sosyal ağlarda ‘askeri darbe yandaşlığına bürünmüş, en kötüsü çoluk çocuk dinlemeden kendi vatandaşını katleden Esad’a övgüler yağıyordu. Sayısız gaz bombasına maruz kalmış insanların empati yönü hiç gelişmemişti dün gece, Suriye’de parçalanan onlarca vücudu anlamaktan çok uzaktılar, tıpkı 28 Şubat’ta veya Mavi Marmara’da yaşananları göz ardı ettikleri gibi. Olup biteni evinden takip edip, hepsi terörist bunların diye kolaya kaçanlarla, gerçekten ülkeyi kurtardığına inanıp, o öteki diye bahsettiklerini gaflet uykusunda olmakla veya yandaşlıkla suçlayanlar gittikçe radikalleşiyordu.

“İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim” diyordu Cemil Meriç bu yaşananları bilircesine yıllar evvel… Sokakta aynı 90’ları hatırlatan bir kargaşa hâkim bugün, insanlar birbirine öteki gözüyle bakıyor.

Değdi mi bunca yaşananlar? Zaman öz eleştiri zamanı! Dün Beşiktaş’ta, bugün Taksim’de halka orantısız güç kullananlar ile en küçük olayda sivil devrim diye sokaklara dökülenler, ara sokaklarda gece yarıları kornalarla insanları rahatsız edenler… Daha kat edilecek çok yolumuzun olduğunun en bariz göstergeleri olsa gerek. Bir musibet bin nasihatten iyidir demiş atalar, zaman ders alma zamanı. Kendi hâlinde yaşananları boykot edenle değil, kitleleri sokağa döken provokatörlerle yüzleşme vakti! İnatlaşmanın ne yeri, ne de zamanı.

Bunların hepsi tarihe not düşülsün, biz ne villasında içkilerini yudumlarken kitleleri dışarı döken sanatçıları(!), ne olaylar yatıştıktan sonra nemalanmaya çalışan pragmatist partileri, ne en küçük gruplaşmayı gazla dağıtmaya çalışan emniyet teşkilatını, ne yangına körükle giden siyasileri, ne devrim tezahüratları yapan halk tabakasını(!), ne de fitneyi destekleyip arkadan kıs kıs gülen Amerikan ve İngiliz medyasını unutacağız!

Türk medyası mı?

Aradığınız – Türk medyası mı?- ile ilgili hiçbir arama sonucu mevcut değil.

Sevgiler…
Ahmet Tuğcu

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir belediye nasıl çalışırmış, ibret ola... - İlhan Başgöz



Uzun zaman bir Amerika şehrinde yaşadım. Yılda bir sömestre hâlâ bu şehirde yaşıyorum. Burası küçük bir üniversite şehri. 70 bin nüfusun yarısı öğrenci. Şehir tertemiz. En yağışlı günde yürü ayağına bir parça çamur bulaşmaz. Hani halkımızın bal dök yala dediği türden. Yeşil, yeşil, yeşil. Hangi sokakta yürüsen seni iki yandan kucaklayan bir yeşil güzellik içinde yürürsün.

Yalnız en işlek yollarda değil, en yoksul mahallelerde bile yeşilin eksikliği yok. Evlerin çok büyük bir bölümü iki kat ve önlü arkalı bahçe içine oturmuşlar. Şehrin dört yanı ormanla çevrili. Merkezden bir kaç kilometre ayrılırsan kendini bir ağaç denizinde bulursun. Nedir bu yeşilin sırrı diye hep düşünürdüm. Elbet gelir seviyesi halkın önemli. Sonra bir olaya karıştım. Yeşili kimin koruduğunu ve hangi usullerle koruduğunu öğrendim. Sizlerle bu bilgiyi paylaşmak istiyorum.

Yıllar önce bir ev yaptırıp satmak sevdasına tutuldum. İnşaattan hiç anlamam. Ancak burada bir akrabam var. Tek başına bir evi temelden çatıya kadar yapar. Yapıp kiraya verdiği veya sattığı evlerin sayısı 12’yi geçmiştir. Bugün de yapar satar. Benim aklımı çeldi. Güzel bir arsa varmış, şunu alalım dedi.. Şehrin değerli bir yerinde, her yanı ormanlık. Cennet gibi bir yer. Arsa, dört tane bahçeli ev yapacak kadar geniş. Ancak, şehir planında buraya bir ev yapılması uygun görülmüş.. Tek bir ev yapılırsa kazançlı değil, iki ev yapılırsa kazançlı. Bize belediyeye başvurun, iki ev yapılmasına müsaade alabilirsiniz dediler.

Komşuların istekleri

Belediyeye başvurduk. Bize dediler ki, “İlk adımda bütün komşularınıza iadeli taahhütlü bir mektup gönderecek ve bu arsaya iki ev yapmak istediğinizi bildireceksiniz, gelen cevaplarla, filan gün gene gelin.”

Arsanın komşularına birer mektup gönderdik. Gelen cevapları özetliyorum.

Bir komşu diyor ki, “Evlerimizin önünden geçen yol dardır. Bu yoldan geyikler geçer. İki evin en az iki arabası olacağına göre dar yolun trafiği artacak. Geyiklerimiz daha büyük bir tehlike içine düşecek.” İkinci komşumuz şöyle diyor: “Biz çocuklarımızı her gün okula götürüp okuldan getiriyoruz. Yolumuzda trafik çoğalmasını istemeyiz.” Üçüncü komşu da diyor ki: “Bu arsada iki büyük çam ağacı var. Bunların kesilmesini istemiyoruz. Bu çamları özel yöntemle yerlerinden söksün, arsanın başka yanına diksinler.” Bir başka komşunun isteği şu: “İki ev yapılırsa elbet, evler ana yola arsa içinden bir yolla bağlanacak. Bu yol ya asfalt olacak veya beton. O vakit bu yolun iki tarafındaki ufak ağaçların köküne su gitmeyecek. Ağaçlar kuruyacak. Bu ağaçların en az sekiz yıl, özel bir şekilde sulanıp, gübreleneceği garanti edilsin.” Başka bir komşu “evin planını görelim” dedi, “Bakalım bizim evlere yakışacak mı, kötü ve küçük bir ev yapılırsa bizim evlerin değeri düşer.” Bir başka bir komşumun derdi şu, adam spor hocası, çok geniş, önlü arkalı bir bahçesi var. Etrafında çit filan yok. Bana komşu gelirse bahçelerimizi bir çitle ayırmam gerecek. Yeni evler de etraflarına çit çekecek. Ne onlar bahçelerini sınırlasın, ne ben. Böylece geniş yeşilliğimiz kaybolmamış olur.
Arsanın 500 metre kadar ilerisinde, ağaçların arasında kaybolmuş küçük bir göl var. Şehrin kanalizasyonu yok bu bölgede, septik tank kullanılıyor. Bu tanktan sızıntı olurmuş, göl kirlenirmiş. Özel izolasyonu olan pahalı bir septik tank yaptırmalı imişiz.

Cevaplara şaştık

Biz Türkiyeliyiz. Cevaplara şaşarak belediyeye gittik. Öyle ya, biz ev yaptıracağız, arsa alacağız. Bu nasıl demokrasi? Benim yaptıracağım eve neden bu kadar insan burnunu sokuyor? Oturup, belediye ile konuştuk. Bütün istekleri yerine getirmeye söz verdik. Ancak geyikler için bir çözüm bulamadık. Çevremizdeki ormanlar gerçekten geyik cenneti. Bu güzel hayvanlar yem bulamazsa şehrin kenar mahallelerine inerler. Bahçelerdeki elmaları, şeftalileri, boyları yetişirse yerler. Biz bazen bahçelerimize, bu hayvanlar için meyve filan atarız, gelir yerler. Bu güzel gözlü, ürkek hayvanlar, ilkin bizi görünce kaçıyorlardı. Sonra alıştılar, kulaklarını dikip, sürmeli gözleri ile bizi bir zaman tartıyorlar, Zarar gelmeyeceğine inanırlarsa kaçmıyorlar. Anadolu evliyasından bir Geyikli Baba’mız vardır. Bursa’nın fethinde, yanındaki erenleri ile Sultan Orhan’a yardımcı olmuş. Menkıbe onun geyiklere binip gezdiğini anlatır. Şimdi ben buna inanıyorum. Zaten hakkımız ‘erenlerin biniti geyik’ demiş. Geyik sayısı bazen o kadar çoğalır ki belediye bunların avlanmasına müsaade eder. Böylece hem geyik sayısı azalır, hem de fakir fukara bol et yer.

Komşuların mektuplarını gördükten sonra, belediyenin ilgili dairesi evin planını yapıp komşulara göndermemizi istedi. Gönderdcik. Planı belediye de inceledi. Arkaya bakan pencereler 3 santim daha geniş olmalıymış, yangın olur da kapıdan kaçılmazsa pencereden kaçmak gerekebilirmiş. Planımız komşulardan olumsuz bir tepki almadı. Ancak bir komşu çatıyı örtecek malzemenin renginin öbür evlerle uyumlu olmasını istedi. Belediye bu isteği önemsemedi.

Bir sokaktaki evlerin büyüklüğü, küçüklüğü, iyi veya kötü olması komşular için önemli oluyor. Eğer bir ev ötekilere yakışmıyorsa, bütün çevremin değeri düşüyor. Eskiden bir sokağa zencilerin ev yapması istenmezdi. Şimdi bu sorun olmuyor. En zengin bölgelerde bile zencilerin evleri var.

Belediyenin karar vereceği gün, projeyi savunmak bana düştü. Neler söylemedim? Bir göçmen kuş olduğumu, kentin bizi çok iyi karşıladığını, iki kızımın burada eğitildiğini, hiçbir kanunsuzluğa katılmadığımı, vergimi düzenli ödediğimi, bir eğitim kurumunda şehre hizmet verdiğimi filan anlattım. Dinleyenler ‘çok etkili oldu, karar olumlu çıkacak’ dediler.

Karar bildirildi. İlkin kentin kanun ve nizamlarına uyma gayretimiz için bize teşekkür edildi. Gayet kibarca. Sonra isteğimizin reddedildiği açıklandı.

Sebep şuymuş: Bu bölgede bizimkine benzer bir hayli arsa varmış, bize iki ev için müsaade verilirse, öbür arsa sahipleri de iki ev için başvururlarmış. Bize olur deyip onlara olmaz diyemezlermiş. Oralarda böyle geniş arsalara da ikişer ev yapılırsa şehrin yeşillikler içindeki görüntüsü bozulur, güzelliği gölgelenirmiş.

Sevindirici sonuç

Ben bu karardan sevindim, üzülmedim. İşlerini bu kadar ciddiye aldıkları, şehrimizin üzerine böyle titredikleri için içim neşeyle doldu. Bir şehrin güzelliğini korumak pek ciddi bir işmiş. Neden bir güzel yerde yaşadığımızı o vakit anladım.

Sonra belediyemizin başka marifetlerini de öğrendim. Bahçemden bir ağaç kesemezmişim. Ancak ağacım çok yaşlı ise, yerine yenisini dikmek koşulu ile ağacımı kestirebilirmişim. Bahçemin çimenleri fazla uzar da kestirmezsem, sokağın güzelliği bozulmasın diye, belediye hemen birini gönderir kestirirmiş ve adama ödenen parayı da benden alırmış. Evinde kiraya verilen bodrum katı olan bir arkadaşımdan öğrendim. Belediye iki yılda bir burasını kontrol edermiş. Kiracı hakları belgesi diye bir belge vermişler arkadaşa. Bu belgede ev sahibi ve kiracı hakları teker teker belirtilmiş. Söz gelimi, eğer evde belli bir yerde yangın alarmı ve yangın söndürücü bulunmazsa evin kira belgesi iptal edilirmiş. Onlar tamamlanmadan ev kiraya verilemezmiş.

Akrabam olan inşaatçı yeni bir ev için belediyeye bir ev planı sundu. Alaturkalık bu ya! İnşaat bitmek üzereyken, çatı katına, planda olmayan bir oda daha kondurdu. Ertesi gün bir yazı geldi belediyeden. Bu plansız odayı yıkmadığın sürece, her gün 2500 dolar ceza ödeyeceksin. Akrabam o gece uyumadı ve odayı yıktı.

Ben bu yazıyı niye yazdım? Umdum ki belediye başkanlarımızdan biri okur da, belki bazı şeyler öğrenir. Belki de örnek alınacak bir şeyler bulunur bu belediye çalışmalarında. Acaba çok mu iyimserim, ne dersiniz?

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Sıra 'üniformasız' darbecilerde - Tamer Korkmaz - 24 Mayıs 2013


28 Şubat İddianamesi mi, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunuldu: 103 sanık için ağırlaştırılmış müebbet isteniyor. İsmail Hakkı Karadayı bir, Çevik Bir de iki numaralı sanık durumunda...

Şimdilik tek sivil sanık, YÖK'ün eski başkanı 'Bir nevi sivil paşası!' Kemal Gürüz…

Zat-ı şahanenin 'Ben Amerikancıyım, Amerikan emperyalizmi palavradır. Dünya barışını sadece ABD sağlayabilir' dediğini hatırlıyoruz. (18. 1. 2009)

Ki, 'aydınlatıcı' bir itiraftı.

***

Peki, 28 Şubat Soruşturması sadece askerlerden mi ibaret kalacak?

Savcılığın, darbenin sivil kanadı için de harekete geçtiğine, soruşturmaya başladığına dair haberler bu sorunun cevabını veriyor.

Böylesine hayati bir soruşturmanın yalnızca generallerle sınırlı kalması vahim bir yanlış olurdu.

Yani?

28 Şubat Soruşturmasının…

İş adamlarına ve siyasetçilere doğru genişlemesi, Medya ile Yargı ayaklarına da uzanması bekleniyor.

Generallerin de emir aldığı, bağlı olduğu 'derin çekirdek kadro' 28 Şubat'ın lokomotifidir.

Gizli Devlet'in/Derin Devlet'in orijinal adı 'Üst Yapı' idi.

'Bir Numarası' bir Amerikalıydı.

Çekirdek kadrosunda meşhur işadamları vardı!

Ordu'yu kurumsal olarak 'Genelkurmay İkinci Başkanı' temsil ediyordu.

'28 Şubat sürecinde, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir neden ön planda idi?' sorusunun cevabı işte burada saklıdır.

21 Şubat 1997'de ABD'de dönemin CIA Başkanı George Tenet ile gizlice görüşen, 28 Şubat'ın öncesi ve sonrasında İsrail'i suyolu yapan…

Tutuklanmadan kısa süre önce İsrail'e sığınmak isteyen de Çevik Bir'dir.

Çevik Bir ve İlhan Kılıç, CIA Başkanı Tenet ile görüştüğünde Rahmi Koç'un ABD'de bulunması asla tesadüf değildir!

O dönemde, Genelkurmay medyadan yargıya kadar geniş bir yelpazede 'brifingler' vermişti.

3 Aralık 1997'de Genelkurmay'a gidip brifing verense TÜSİAD yönetimi idi!

28 Şubat öncesinde Çevik Bir'e dört saat süre ile brifing veren mi, Bedrettin Dalan'dır!

O brifingi, 2004'te Levent Ersöz'e anlatmıştır.

Dalan, 'Üst Yapı' üyesiydi!

***

Bütün bunlardan sonra…

'28 Şubat soruşturmasının genişlemesini doğru bulmuyorum' diye konuşan (23. 4. 2012, Yeni Şafak) işadamının kim olduğunu hele bir hatırlayalım:

'Yaşlı Kurt' İshak Alaton'du!

Soruşturma başladıktan sonra kendisini 'güya darbe karşıtı' imiş gibi göstermesi, 'TÜSİAD'dan soyutlamaya çalışması' gözbağcılıktır.

Trajikomiktir!

Son dönemde hakkında iki 'parlatma' kitabının yazılması da manidardır.

***

Genelde Türkiye'deki darbeler tartışıldığında özelde ise 28 Şubat masaya yatırıldığında…

Sadece askeri vesayetten bahsedenler var.

Bu cephedekilerin, 'generallerin de üzerindeki' derin işadamlarından…

O çekirdek kadronun vesayetinden bir türlü söz etmemesi yeterince ilginçtir!

Dahası…

İçimizdeki ABD ve İsrail Muhipleri…

O meşhur işadamlarını 'örnek insan' ilan ediyorlar; gazetelerinde, televizyonlarında yere göğe sığdıramıyorlar!

***

28 Şubat sürecinde 'Apoletli Medya' vardı.

Darbeye resmen çanak tuttu.

'Yardım ve yataklık' yaptı.

28 Şubat Soruşturması başladıktan sonra…

Yine içimizdeki bazıları çıktı, özellikle Aydın Doğan'ı 'koruma ve kollamaya' aldı…

Hatta 'Aydın Doğan 28 Şubat'ta direnmiştir' diyenleri, böylesi bir kuyruklu yalanı pazarlayanları gördük!

***

Aydın Doğan, 28 Şubat Medyası'nın en öndeki aktörüdür.

Medyası 'Topyekûn Savaş' açtığında, kendisi de oradaydı!

O 'tank gibi' manşetleri sekiz sütuna yaşadık!

***

Dikkat buyurunuz...

Doğan'ı kollamaya çabalayanlar, aynı zamanda Yaşlı Kurt'u da parlatmaya, aklamaya çalışıyorlar…

'Hesap' aynı kapıya çıkıyor!

***

Hey gidi hey…

MİT Krizi'nden sonra '28 Şubat yargılanamaz' diye babalananlar vardı, değil mi?

26 Mayıs 2013 Pazar

Dolaşalım limanları, sıra sıra vay… - Tamer KORKMAZ - 21 Mayıs 2013



Ulusalcı görüntü veren Sözcü gazetesi, Ankara'ya karşı Tel Aviv'in yanında yer alıyor. Esad'ın kalmasını Erdoğan'ın gitmesini isteyen odakların sözcülüğünü dahası tetikçiliğini yapıyor. Reyhanlı Saldırısı'nın ardındaki iç ve dış merkezleri saklamaya çalışıyor!

Ankara'daki son İsrail Büyükelçisi'nin Türkiye'yi terk etmeden önce gizlice ziyaret ettiği gazete, Burak Akbay'ın sahibi olduğu Sözcü idi. (10 Kasım 2010)

O görüşmede Ertuğrul Akbay da vardı. Burak Akbay'ın babasıdır. Gayet tabii, Sözcü'nün de babasıdır!

*

Bir süre önce, Arena Stadı'nın locasında hararetli bir muhabbete dalanlar arasında Ertuğrul Akbay, Mustafa Sarıgül ve Rahmi Koç'un bulunduğundan sizlere söz etmiştim.

Ertuğrul Akbay, Derin Galatasaray İnan Kıraç tarafından ilginç bir operasyonla G.S. Kulübü'nün başına getirilmiş olan Ünal Aysal'la da kankadır.

Medyamızın Jean Reno'su Fatih Altaylı, Ünal Aysal hakkında 22 Mart 2006'da bakın ne yazmıştı:

'Ünal Aysal, GS'yi kurtaracak adam olarak kendini gösteriyor. Gelin size bir de ben bu 'Kurtarıcı Ünal Aysal'ı anlatayım. Aysal'ı GS Kulübü'ne sokan benim. Kendisi bana M.Ali Birand tarafından getirildi. 'Belçika'da yaşayan bir GS'li Galatasaray Adası'nı kiralamak istiyor' diye takdim edildi. Ben de kendisiyle görüştüm. Yönetimle tanıştırdım.

Sonra devletin üst kademelerinden birisi beni uyardı. 'Ünal Aysal sizin GS anlayışınıza uymaz. Siz GS'yi temiz tuttunuz, Ünal Bey size yakışmaz' dedi ve bir rapor gönderdi.

Burada, Ünal Aysal'ın devlete süper pahalı bir fiyatla enerji sattığı belgeleniyordu. Durumu Aysal'a sordum. 'Evet ama istiyorlarsa santrali devlete satarım' dedi. Ancak santral için belirlediği fiyat da normalin kat be kat üzerindeydi…

Bunun üzerine GS'li dostlarımı Ünal Aysal konusunda uyarmaya başladım. Ancak o bir kere GS'ye elini sokmuştu.'

*

Adnan Polat'a 'Kafanı kopartırız' diye meydan okuyan, çok geçmeden de bir 'saray darbesiyle' kopartan İnan Kıraç, onun yerine işaret ettiği Ünal Aysal'ı 14 Mayıs 2011'de rekor oyla GS Kulüp Başkanlığı'na seçtirten isimdir.

2011'in ilk ayında Arena Stadı'nın açılışında Başbakan Erdoğan'ın yuhalattırılmasıyla başlayan olaylar zincirinde, İnan Kıraç o tarihten itibaren arzuladığı siyasal sonuçları elde edememiş olsa da 3 Temmuz 2011'den itibaren 'sportif' ve de buna paralel 'ekonomik' amaçlarına ulaşmıştır!

12 Haziran 2011 genel seçimi öncesinde 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' kehanetinde bulunan İnan Kıraç'ın AK Parti'nin sandıktan çıkan ezici seçim galibiyetiyle dağıldığını tahmin etmek zor değildi…

Kıraç'ın, çöpe giden seçim kehanetini Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'e yaptığını hatırlıyoruz. Kıraç, Cumhuriyet Vakfı'nın Yönetim Kurulu üyeleri arasındadır.

Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde en tepede bulunan Cumhuriyet Vakfı'dır. Vakfın yönetimi, Cumhuriyet'in yayın politikasını ve gazete yönetimini tayin eder.

*

Ergenekon Davası'nın firari sanığı Bedrettin Dalan'ın başını çektiği Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde kurucu üye olmuş çarpıcı bir isim var: İnan Kıraç!

T.C. Merkez Bankası'nın eski başkanlarından Yavuz Canevi, 500. Yıl Başkanı Jak Kamhi, 12 Eylül Darbesi'nin Başbakanı Bülent Ulusu ve 28 Şubat Medyası'nın lokomotifi Aydın Doğan Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde yer almışlardır.

Yavuz Canevi, 28 Şubat sürecinden itibaren TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı Sekreteri'dir.

O malum süreçte Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e 'brifing veren' Bedrettin Dalan'dır.

12 Kasım 2004'te Yeditepe Üniversitesi'nin rektörlük binasında kalabalık bir izleyici gurubuna 'Diploma Sonrası Arayışlar' konferansı veren ve aynı gün 'sarmaş dolaş' vaziyette Bedrettin Dalan'dan plaket alan 'Mason' işadamı kimdir?

El Cevap: Derin Yaşlı Kurt İshak Alaton!

*

Galatasaray Üniversitesi kurulurken iki isim herkesten daha fazla öndedir: Vehbi Koç'un damadı İnan Kıraç ve eski diplomat-milletvekili-bakan Coşkun Kırca!

Gizli Devlet'in (Üst Yapı) üyeleri arasında yer almış olan Bedrettin Dalan, Coşkun Kırca ile (1927-2005) acaba nereden 'takım' arkadaşıdır?

Size bir ipucu vereyim:

Coşkun Kırca'nın 'derindeki rütbesinin askerlerden de yukarıda olduğundan' daha önce bahsetmiştim!

17 Ekim 2009'da New York'ta Carnegie ödülünü…

'CFR'ın Onursal Başkanı' David Rockefeller'in elinden alırken, Rahmi Koç'un gözleri yaşarmıştı…

Mister Simit'in o günkü gözyaşları, 2006'da Ankara'nın Washington'ın elinden çıkmasıyla ilgili 'hayati' üzüntüsünün bir yansıması mıydı, acaba?