29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir belediye nasıl çalışırmış, ibret ola... - İlhan Başgöz



Uzun zaman bir Amerika şehrinde yaşadım. Yılda bir sömestre hâlâ bu şehirde yaşıyorum. Burası küçük bir üniversite şehri. 70 bin nüfusun yarısı öğrenci. Şehir tertemiz. En yağışlı günde yürü ayağına bir parça çamur bulaşmaz. Hani halkımızın bal dök yala dediği türden. Yeşil, yeşil, yeşil. Hangi sokakta yürüsen seni iki yandan kucaklayan bir yeşil güzellik içinde yürürsün.

Yalnız en işlek yollarda değil, en yoksul mahallelerde bile yeşilin eksikliği yok. Evlerin çok büyük bir bölümü iki kat ve önlü arkalı bahçe içine oturmuşlar. Şehrin dört yanı ormanla çevrili. Merkezden bir kaç kilometre ayrılırsan kendini bir ağaç denizinde bulursun. Nedir bu yeşilin sırrı diye hep düşünürdüm. Elbet gelir seviyesi halkın önemli. Sonra bir olaya karıştım. Yeşili kimin koruduğunu ve hangi usullerle koruduğunu öğrendim. Sizlerle bu bilgiyi paylaşmak istiyorum.

Yıllar önce bir ev yaptırıp satmak sevdasına tutuldum. İnşaattan hiç anlamam. Ancak burada bir akrabam var. Tek başına bir evi temelden çatıya kadar yapar. Yapıp kiraya verdiği veya sattığı evlerin sayısı 12’yi geçmiştir. Bugün de yapar satar. Benim aklımı çeldi. Güzel bir arsa varmış, şunu alalım dedi.. Şehrin değerli bir yerinde, her yanı ormanlık. Cennet gibi bir yer. Arsa, dört tane bahçeli ev yapacak kadar geniş. Ancak, şehir planında buraya bir ev yapılması uygun görülmüş.. Tek bir ev yapılırsa kazançlı değil, iki ev yapılırsa kazançlı. Bize belediyeye başvurun, iki ev yapılmasına müsaade alabilirsiniz dediler.

Komşuların istekleri

Belediyeye başvurduk. Bize dediler ki, “İlk adımda bütün komşularınıza iadeli taahhütlü bir mektup gönderecek ve bu arsaya iki ev yapmak istediğinizi bildireceksiniz, gelen cevaplarla, filan gün gene gelin.”

Arsanın komşularına birer mektup gönderdik. Gelen cevapları özetliyorum.

Bir komşu diyor ki, “Evlerimizin önünden geçen yol dardır. Bu yoldan geyikler geçer. İki evin en az iki arabası olacağına göre dar yolun trafiği artacak. Geyiklerimiz daha büyük bir tehlike içine düşecek.” İkinci komşumuz şöyle diyor: “Biz çocuklarımızı her gün okula götürüp okuldan getiriyoruz. Yolumuzda trafik çoğalmasını istemeyiz.” Üçüncü komşu da diyor ki: “Bu arsada iki büyük çam ağacı var. Bunların kesilmesini istemiyoruz. Bu çamları özel yöntemle yerlerinden söksün, arsanın başka yanına diksinler.” Bir başka komşunun isteği şu: “İki ev yapılırsa elbet, evler ana yola arsa içinden bir yolla bağlanacak. Bu yol ya asfalt olacak veya beton. O vakit bu yolun iki tarafındaki ufak ağaçların köküne su gitmeyecek. Ağaçlar kuruyacak. Bu ağaçların en az sekiz yıl, özel bir şekilde sulanıp, gübreleneceği garanti edilsin.” Başka bir komşu “evin planını görelim” dedi, “Bakalım bizim evlere yakışacak mı, kötü ve küçük bir ev yapılırsa bizim evlerin değeri düşer.” Bir başka bir komşumun derdi şu, adam spor hocası, çok geniş, önlü arkalı bir bahçesi var. Etrafında çit filan yok. Bana komşu gelirse bahçelerimizi bir çitle ayırmam gerecek. Yeni evler de etraflarına çit çekecek. Ne onlar bahçelerini sınırlasın, ne ben. Böylece geniş yeşilliğimiz kaybolmamış olur.
Arsanın 500 metre kadar ilerisinde, ağaçların arasında kaybolmuş küçük bir göl var. Şehrin kanalizasyonu yok bu bölgede, septik tank kullanılıyor. Bu tanktan sızıntı olurmuş, göl kirlenirmiş. Özel izolasyonu olan pahalı bir septik tank yaptırmalı imişiz.

Cevaplara şaştık

Biz Türkiyeliyiz. Cevaplara şaşarak belediyeye gittik. Öyle ya, biz ev yaptıracağız, arsa alacağız. Bu nasıl demokrasi? Benim yaptıracağım eve neden bu kadar insan burnunu sokuyor? Oturup, belediye ile konuştuk. Bütün istekleri yerine getirmeye söz verdik. Ancak geyikler için bir çözüm bulamadık. Çevremizdeki ormanlar gerçekten geyik cenneti. Bu güzel hayvanlar yem bulamazsa şehrin kenar mahallelerine inerler. Bahçelerdeki elmaları, şeftalileri, boyları yetişirse yerler. Biz bazen bahçelerimize, bu hayvanlar için meyve filan atarız, gelir yerler. Bu güzel gözlü, ürkek hayvanlar, ilkin bizi görünce kaçıyorlardı. Sonra alıştılar, kulaklarını dikip, sürmeli gözleri ile bizi bir zaman tartıyorlar, Zarar gelmeyeceğine inanırlarsa kaçmıyorlar. Anadolu evliyasından bir Geyikli Baba’mız vardır. Bursa’nın fethinde, yanındaki erenleri ile Sultan Orhan’a yardımcı olmuş. Menkıbe onun geyiklere binip gezdiğini anlatır. Şimdi ben buna inanıyorum. Zaten hakkımız ‘erenlerin biniti geyik’ demiş. Geyik sayısı bazen o kadar çoğalır ki belediye bunların avlanmasına müsaade eder. Böylece hem geyik sayısı azalır, hem de fakir fukara bol et yer.

Komşuların mektuplarını gördükten sonra, belediyenin ilgili dairesi evin planını yapıp komşulara göndermemizi istedi. Gönderdcik. Planı belediye de inceledi. Arkaya bakan pencereler 3 santim daha geniş olmalıymış, yangın olur da kapıdan kaçılmazsa pencereden kaçmak gerekebilirmiş. Planımız komşulardan olumsuz bir tepki almadı. Ancak bir komşu çatıyı örtecek malzemenin renginin öbür evlerle uyumlu olmasını istedi. Belediye bu isteği önemsemedi.

Bir sokaktaki evlerin büyüklüğü, küçüklüğü, iyi veya kötü olması komşular için önemli oluyor. Eğer bir ev ötekilere yakışmıyorsa, bütün çevremin değeri düşüyor. Eskiden bir sokağa zencilerin ev yapması istenmezdi. Şimdi bu sorun olmuyor. En zengin bölgelerde bile zencilerin evleri var.

Belediyenin karar vereceği gün, projeyi savunmak bana düştü. Neler söylemedim? Bir göçmen kuş olduğumu, kentin bizi çok iyi karşıladığını, iki kızımın burada eğitildiğini, hiçbir kanunsuzluğa katılmadığımı, vergimi düzenli ödediğimi, bir eğitim kurumunda şehre hizmet verdiğimi filan anlattım. Dinleyenler ‘çok etkili oldu, karar olumlu çıkacak’ dediler.

Karar bildirildi. İlkin kentin kanun ve nizamlarına uyma gayretimiz için bize teşekkür edildi. Gayet kibarca. Sonra isteğimizin reddedildiği açıklandı.

Sebep şuymuş: Bu bölgede bizimkine benzer bir hayli arsa varmış, bize iki ev için müsaade verilirse, öbür arsa sahipleri de iki ev için başvururlarmış. Bize olur deyip onlara olmaz diyemezlermiş. Oralarda böyle geniş arsalara da ikişer ev yapılırsa şehrin yeşillikler içindeki görüntüsü bozulur, güzelliği gölgelenirmiş.

Sevindirici sonuç

Ben bu karardan sevindim, üzülmedim. İşlerini bu kadar ciddiye aldıkları, şehrimizin üzerine böyle titredikleri için içim neşeyle doldu. Bir şehrin güzelliğini korumak pek ciddi bir işmiş. Neden bir güzel yerde yaşadığımızı o vakit anladım.

Sonra belediyemizin başka marifetlerini de öğrendim. Bahçemden bir ağaç kesemezmişim. Ancak ağacım çok yaşlı ise, yerine yenisini dikmek koşulu ile ağacımı kestirebilirmişim. Bahçemin çimenleri fazla uzar da kestirmezsem, sokağın güzelliği bozulmasın diye, belediye hemen birini gönderir kestirirmiş ve adama ödenen parayı da benden alırmış. Evinde kiraya verilen bodrum katı olan bir arkadaşımdan öğrendim. Belediye iki yılda bir burasını kontrol edermiş. Kiracı hakları belgesi diye bir belge vermişler arkadaşa. Bu belgede ev sahibi ve kiracı hakları teker teker belirtilmiş. Söz gelimi, eğer evde belli bir yerde yangın alarmı ve yangın söndürücü bulunmazsa evin kira belgesi iptal edilirmiş. Onlar tamamlanmadan ev kiraya verilemezmiş.

Akrabam olan inşaatçı yeni bir ev için belediyeye bir ev planı sundu. Alaturkalık bu ya! İnşaat bitmek üzereyken, çatı katına, planda olmayan bir oda daha kondurdu. Ertesi gün bir yazı geldi belediyeden. Bu plansız odayı yıkmadığın sürece, her gün 2500 dolar ceza ödeyeceksin. Akrabam o gece uyumadı ve odayı yıktı.

Ben bu yazıyı niye yazdım? Umdum ki belediye başkanlarımızdan biri okur da, belki bazı şeyler öğrenir. Belki de örnek alınacak bir şeyler bulunur bu belediye çalışmalarında. Acaba çok mu iyimserim, ne dersiniz?

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Sıra 'üniformasız' darbecilerde - Tamer Korkmaz - 24 Mayıs 2013


28 Şubat İddianamesi mi, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunuldu: 103 sanık için ağırlaştırılmış müebbet isteniyor. İsmail Hakkı Karadayı bir, Çevik Bir de iki numaralı sanık durumunda...

Şimdilik tek sivil sanık, YÖK'ün eski başkanı 'Bir nevi sivil paşası!' Kemal Gürüz…

Zat-ı şahanenin 'Ben Amerikancıyım, Amerikan emperyalizmi palavradır. Dünya barışını sadece ABD sağlayabilir' dediğini hatırlıyoruz. (18. 1. 2009)

Ki, 'aydınlatıcı' bir itiraftı.

***

Peki, 28 Şubat Soruşturması sadece askerlerden mi ibaret kalacak?

Savcılığın, darbenin sivil kanadı için de harekete geçtiğine, soruşturmaya başladığına dair haberler bu sorunun cevabını veriyor.

Böylesine hayati bir soruşturmanın yalnızca generallerle sınırlı kalması vahim bir yanlış olurdu.

Yani?

28 Şubat Soruşturmasının…

İş adamlarına ve siyasetçilere doğru genişlemesi, Medya ile Yargı ayaklarına da uzanması bekleniyor.

Generallerin de emir aldığı, bağlı olduğu 'derin çekirdek kadro' 28 Şubat'ın lokomotifidir.

Gizli Devlet'in/Derin Devlet'in orijinal adı 'Üst Yapı' idi.

'Bir Numarası' bir Amerikalıydı.

Çekirdek kadrosunda meşhur işadamları vardı!

Ordu'yu kurumsal olarak 'Genelkurmay İkinci Başkanı' temsil ediyordu.

'28 Şubat sürecinde, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir neden ön planda idi?' sorusunun cevabı işte burada saklıdır.

21 Şubat 1997'de ABD'de dönemin CIA Başkanı George Tenet ile gizlice görüşen, 28 Şubat'ın öncesi ve sonrasında İsrail'i suyolu yapan…

Tutuklanmadan kısa süre önce İsrail'e sığınmak isteyen de Çevik Bir'dir.

Çevik Bir ve İlhan Kılıç, CIA Başkanı Tenet ile görüştüğünde Rahmi Koç'un ABD'de bulunması asla tesadüf değildir!

O dönemde, Genelkurmay medyadan yargıya kadar geniş bir yelpazede 'brifingler' vermişti.

3 Aralık 1997'de Genelkurmay'a gidip brifing verense TÜSİAD yönetimi idi!

28 Şubat öncesinde Çevik Bir'e dört saat süre ile brifing veren mi, Bedrettin Dalan'dır!

O brifingi, 2004'te Levent Ersöz'e anlatmıştır.

Dalan, 'Üst Yapı' üyesiydi!

***

Bütün bunlardan sonra…

'28 Şubat soruşturmasının genişlemesini doğru bulmuyorum' diye konuşan (23. 4. 2012, Yeni Şafak) işadamının kim olduğunu hele bir hatırlayalım:

'Yaşlı Kurt' İshak Alaton'du!

Soruşturma başladıktan sonra kendisini 'güya darbe karşıtı' imiş gibi göstermesi, 'TÜSİAD'dan soyutlamaya çalışması' gözbağcılıktır.

Trajikomiktir!

Son dönemde hakkında iki 'parlatma' kitabının yazılması da manidardır.

***

Genelde Türkiye'deki darbeler tartışıldığında özelde ise 28 Şubat masaya yatırıldığında…

Sadece askeri vesayetten bahsedenler var.

Bu cephedekilerin, 'generallerin de üzerindeki' derin işadamlarından…

O çekirdek kadronun vesayetinden bir türlü söz etmemesi yeterince ilginçtir!

Dahası…

İçimizdeki ABD ve İsrail Muhipleri…

O meşhur işadamlarını 'örnek insan' ilan ediyorlar; gazetelerinde, televizyonlarında yere göğe sığdıramıyorlar!

***

28 Şubat sürecinde 'Apoletli Medya' vardı.

Darbeye resmen çanak tuttu.

'Yardım ve yataklık' yaptı.

28 Şubat Soruşturması başladıktan sonra…

Yine içimizdeki bazıları çıktı, özellikle Aydın Doğan'ı 'koruma ve kollamaya' aldı…

Hatta 'Aydın Doğan 28 Şubat'ta direnmiştir' diyenleri, böylesi bir kuyruklu yalanı pazarlayanları gördük!

***

Aydın Doğan, 28 Şubat Medyası'nın en öndeki aktörüdür.

Medyası 'Topyekûn Savaş' açtığında, kendisi de oradaydı!

O 'tank gibi' manşetleri sekiz sütuna yaşadık!

***

Dikkat buyurunuz...

Doğan'ı kollamaya çabalayanlar, aynı zamanda Yaşlı Kurt'u da parlatmaya, aklamaya çalışıyorlar…

'Hesap' aynı kapıya çıkıyor!

***

Hey gidi hey…

MİT Krizi'nden sonra '28 Şubat yargılanamaz' diye babalananlar vardı, değil mi?

26 Mayıs 2013 Pazar

Dolaşalım limanları, sıra sıra vay… - Tamer KORKMAZ - 21 Mayıs 2013



Ulusalcı görüntü veren Sözcü gazetesi, Ankara'ya karşı Tel Aviv'in yanında yer alıyor. Esad'ın kalmasını Erdoğan'ın gitmesini isteyen odakların sözcülüğünü dahası tetikçiliğini yapıyor. Reyhanlı Saldırısı'nın ardındaki iç ve dış merkezleri saklamaya çalışıyor!

Ankara'daki son İsrail Büyükelçisi'nin Türkiye'yi terk etmeden önce gizlice ziyaret ettiği gazete, Burak Akbay'ın sahibi olduğu Sözcü idi. (10 Kasım 2010)

O görüşmede Ertuğrul Akbay da vardı. Burak Akbay'ın babasıdır. Gayet tabii, Sözcü'nün de babasıdır!

*

Bir süre önce, Arena Stadı'nın locasında hararetli bir muhabbete dalanlar arasında Ertuğrul Akbay, Mustafa Sarıgül ve Rahmi Koç'un bulunduğundan sizlere söz etmiştim.

Ertuğrul Akbay, Derin Galatasaray İnan Kıraç tarafından ilginç bir operasyonla G.S. Kulübü'nün başına getirilmiş olan Ünal Aysal'la da kankadır.

Medyamızın Jean Reno'su Fatih Altaylı, Ünal Aysal hakkında 22 Mart 2006'da bakın ne yazmıştı:

'Ünal Aysal, GS'yi kurtaracak adam olarak kendini gösteriyor. Gelin size bir de ben bu 'Kurtarıcı Ünal Aysal'ı anlatayım. Aysal'ı GS Kulübü'ne sokan benim. Kendisi bana M.Ali Birand tarafından getirildi. 'Belçika'da yaşayan bir GS'li Galatasaray Adası'nı kiralamak istiyor' diye takdim edildi. Ben de kendisiyle görüştüm. Yönetimle tanıştırdım.

Sonra devletin üst kademelerinden birisi beni uyardı. 'Ünal Aysal sizin GS anlayışınıza uymaz. Siz GS'yi temiz tuttunuz, Ünal Bey size yakışmaz' dedi ve bir rapor gönderdi.

Burada, Ünal Aysal'ın devlete süper pahalı bir fiyatla enerji sattığı belgeleniyordu. Durumu Aysal'a sordum. 'Evet ama istiyorlarsa santrali devlete satarım' dedi. Ancak santral için belirlediği fiyat da normalin kat be kat üzerindeydi…

Bunun üzerine GS'li dostlarımı Ünal Aysal konusunda uyarmaya başladım. Ancak o bir kere GS'ye elini sokmuştu.'

*

Adnan Polat'a 'Kafanı kopartırız' diye meydan okuyan, çok geçmeden de bir 'saray darbesiyle' kopartan İnan Kıraç, onun yerine işaret ettiği Ünal Aysal'ı 14 Mayıs 2011'de rekor oyla GS Kulüp Başkanlığı'na seçtirten isimdir.

2011'in ilk ayında Arena Stadı'nın açılışında Başbakan Erdoğan'ın yuhalattırılmasıyla başlayan olaylar zincirinde, İnan Kıraç o tarihten itibaren arzuladığı siyasal sonuçları elde edememiş olsa da 3 Temmuz 2011'den itibaren 'sportif' ve de buna paralel 'ekonomik' amaçlarına ulaşmıştır!

12 Haziran 2011 genel seçimi öncesinde 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' kehanetinde bulunan İnan Kıraç'ın AK Parti'nin sandıktan çıkan ezici seçim galibiyetiyle dağıldığını tahmin etmek zor değildi…

Kıraç'ın, çöpe giden seçim kehanetini Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'e yaptığını hatırlıyoruz. Kıraç, Cumhuriyet Vakfı'nın Yönetim Kurulu üyeleri arasındadır.

Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde en tepede bulunan Cumhuriyet Vakfı'dır. Vakfın yönetimi, Cumhuriyet'in yayın politikasını ve gazete yönetimini tayin eder.

*

Ergenekon Davası'nın firari sanığı Bedrettin Dalan'ın başını çektiği Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde kurucu üye olmuş çarpıcı bir isim var: İnan Kıraç!

T.C. Merkez Bankası'nın eski başkanlarından Yavuz Canevi, 500. Yıl Başkanı Jak Kamhi, 12 Eylül Darbesi'nin Başbakanı Bülent Ulusu ve 28 Şubat Medyası'nın lokomotifi Aydın Doğan Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde yer almışlardır.

Yavuz Canevi, 28 Şubat sürecinden itibaren TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı Sekreteri'dir.

O malum süreçte Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e 'brifing veren' Bedrettin Dalan'dır.

12 Kasım 2004'te Yeditepe Üniversitesi'nin rektörlük binasında kalabalık bir izleyici gurubuna 'Diploma Sonrası Arayışlar' konferansı veren ve aynı gün 'sarmaş dolaş' vaziyette Bedrettin Dalan'dan plaket alan 'Mason' işadamı kimdir?

El Cevap: Derin Yaşlı Kurt İshak Alaton!

*

Galatasaray Üniversitesi kurulurken iki isim herkesten daha fazla öndedir: Vehbi Koç'un damadı İnan Kıraç ve eski diplomat-milletvekili-bakan Coşkun Kırca!

Gizli Devlet'in (Üst Yapı) üyeleri arasında yer almış olan Bedrettin Dalan, Coşkun Kırca ile (1927-2005) acaba nereden 'takım' arkadaşıdır?

Size bir ipucu vereyim:

Coşkun Kırca'nın 'derindeki rütbesinin askerlerden de yukarıda olduğundan' daha önce bahsetmiştim!

17 Ekim 2009'da New York'ta Carnegie ödülünü…

'CFR'ın Onursal Başkanı' David Rockefeller'in elinden alırken, Rahmi Koç'un gözleri yaşarmıştı…

Mister Simit'in o günkü gözyaşları, 2006'da Ankara'nın Washington'ın elinden çıkmasıyla ilgili 'hayati' üzüntüsünün bir yansıması mıydı, acaba?

Beşiktaş, sen bizim neyimizdin? - Meltem Gürle



Beşiktaş’ın hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu daha önce de yazmıştım. Belki hatırlayanlar olacaktır.

Kahvedeki dev çınarın altında oturup ders çalıştığım, vapur iskelesinde heyecanla sevgilimi beklediğim ve parasız kaldığımda sokaklarında aylak aylak dolaştığım bu semti gönülden severim.

Ne zaman yürüyüşe çıksam, ayaklarım beni Beşiktaş’a götürür. Çünkü orada kendimi evimde hissederim. Esnafını tanırım, lokantalarını kahvelerini küçük dükkanlarını bir bir bilirim. Hatta Çarşı’ya girince o kadar rahatlarım ki, yürüyüşüm bile değişir. İstanbul’da yaşayan herkesin sırtına binen büyük şehir duygusuyla kasılmış omuzlarım gevşer, adımlarımı biraz daha güvenli, biraz daha rahat atmaya başlarım.

Geçen gün yine Beşiktaş’a gittim. Saatim geri kalıyordu. Onu saatçiye bırakacak ve sonra belki bir çay içip eve dönecektim. Elimde okumam gereken bir şeyler vardı. Hava güzel giderse, kahvede oturur azıcık çalışırım diye düşündüm.

Saatçiyi senelerdir tanırım. Beşiktaş’ın birçok küçük esnafından biri. Saatimi yağlayıp bana geri verdi. Suratından düşen bin parçaydı. Biraz soruşturunca anladım ki, dükkanı kapatmak zorunda kalacaklardı. Çünkü bir uluslararası şirket üzerinde oturdukları adayı tamamen satın almıştı. Sadece o dükkan değil daha bir çoğu kapanacak, onların yerine büyük bir kılık kıyafet mağazası açılacaktı. Aslında hemen herkesin bu bölgeyi boşalttığını, kendilerinin de bir kaç ay sonra çıkacaklarını söylediler.

Saatçiden iyice moralim bozulmuş bir şekilde çıktım. Diğer alışverişimi tamamladıktan sonra her zaman yaptığım gibi gidip Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını’ndan biraz acıbadem kurabiyesi aldım. Fırında sırada beklerken, burayı da yakında birileri ele geçirir mi acaba diye dertlendim.

Kurabiyelerim elimde dalgın dalgın yürürken, ayaklarım beni öğrenciliğimden beri gidip geldiğim Kamburun Bahçesi’ne götürdü. Otoparkın girişine doğru yaklaştığımda, bahçeye başka bir kapı daha açtıklarını gördüm. Pastanemsi bir giriş yapmışlar, kapısına da sarı boyalı saçları ve rakun modeli makyajı ile halkla ilişkiler kişisi olduğunu sandığım bir hanım koymuşlardı. Tam içeri girmeye hamle ediyordum ki, bu şahıs bana cıvıltılı bir sesle şöyle dedi: “Hoşgeldiniz! Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Fakat o kadar şaşkındım ki, galiba artık pek yardım edilebilecek durumda değildim. Rüyadaymış gibiydim. Eskiden çay bahçesinin bulunduğu boşluğa doğru yürümeye başladım. Beni şık sandalyeler, havalı masalar, içi her yerde gördüğümüz sezar salataları ve rengârenk ‘cheese-cake’lerle dolu camekanlar karşıladı. Kahvenin müdavimi olan tanıdık yüzler ile her zaman kendilerine burada yer bulmuş öğrencilerin yerini bambaşka insanlar almıştı. Eski garsonlardan biriyle hüzünlü hüzünlü bakıştık.

Ağlamamak için dışarı çıktım. Gidip sahildeki banklardan birine oturup hırsla bütün kurabiyeleri yedim. Bize bu banklardan başka pek bir şey kalmamıştı. Onları da yakında özelleştirip güzelleştirirler miydi acaba? Hepsinin yanına birer üniformalı dikerek, onları da halk sağlığı için uygun hale getirirler miydi? Çarşı’yı abad ettikten sonra buraya da sıra gelirdi elbet.

Ben Beşiktaş’ı çok seviyorum. Beşiktaş da giderse, bu şehirde gösterişsiz ve sakin bir hayat sürmek isteyen insanlara yer kalmayacağını düşünüyorum. Onun için bir kez de buradan Beşiktaşlılara ve bu semtle benim gibi bir gönül bağı taşıyanlara sormak istiyorum: Beşiktaş’ın yavaş yavaş yok edilmesine razı mı olacağız? Küçük küçük dükkanları, çay bahçeleri, lokantaları ve sokakları dolduran alçakgönüllü insanları ile bu güzel semti gözden çıkardık mı? Beşiktaş’a ruhunu veren o mütevazi hayatı korumak için bir şeyler yapmayacak mıyız?

Daha önceki Beşiktaş yazısını şunları yazarak bitirmiştim:

“Beşiktaş kalender bir semttir. Orada herkese yer vardır. Kimse kimseye yan bakmaz, afra tafra yapmaz. Travestiler başörtülü eczacıdan alışveriş eder. Muhafazakar lokantacı ekmeğini Kürt bakkaldan alır. Emekli ilkokul öğretmeni, köşede çiçek satan kıza okuma yazma öğretir. Yaşını başını almış esnaf, sen yoldan geçerken saygısından ayağa kalkar. Öğretmensin diye yapar bunu. Utanır yerin dibine girersin. Kamburun Bahçesi’nde garson, duble çayını şekersiz içtiğini bilir ve sormadan getirir. Yaşlı teyzeler sokakta kalmış çoluk çocuğu ve meczubu itinayla besler. Yaz gelince, herkes kapısının önüne su koyar ki, sokak köpekleri susuzluktan helak olmasın. Kimi esnaf zaten yaz kış dükkanın önünden kedi mamasını eksik etmez. Çocuklar, komşulara ya da bakkala bırakılmış anahtarı alıp girerler evlerine. Cüzdanını bir yerlerde unuttuysan, pastanedekiler cebine poğaça tıkıştırmakla kalmayıp bir de yol parası için borç vermeyi teklif eder. Filipinlisinden Afrikalısına kadar yetmiş iki milletin insanı sokaklarında dolaşır.”

Bu yazıyı, “Her yer Beşiktaş olsun!” diyerek bitirmişim. Beşiktaş’taki alçakgönüllü hayatın dünyaya ilham vereceğini ummuştum. Ama dünyanın gelip Beşiktaş’ı işgal edeceği hiç aklıma gelmemişti. Şimdi büyük mağazaları ve küçük hırslarıyla dünya kapımıza geldi. Hayır demezsek, bir gün bu semtten hatırlayabileceğimiz pek şey kalmayacak.

Şöyle mi diyeceğiz o zaman: “Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?”

25 Mayıs 2013 Cumartesi

When memories are remembered, they can be written - Ed Yong

It’s not often that scientists make people watch the first episode of 24 in the name of science. It’s even rarer that they pick Jack Bauer’s exploits because they wanted to show volunteers something “more true to life”. Then again, as Jason Chan dryly says, “Some of the earlier episodes were not as far-fetched as the later ones”.

Chan’s study is the latest to show how easy it is to disrupt our memories, and supplant what we think we know with misinformation. In this case, he and colleague Jessica LaPaglia from Iowa State University showed volunteers the pilot episode of 24 and then selectively rewrote some of their memories of the show’s events. For example, some of the volunteers came to believe that an assassin (Mandy!) knocked out a flight attendant with a stun gun, when she actually used a hypodermic syringe.

It wasn’t just a simple matter of saying Mandy used a stun gun. That wouldn’t have worked. Instead, Chan and LaPaglia fed their volunteers with false information immediately after they had actively remembered what they had seen. Then, and only then, did the new memories overwrite their old ones.

The trick relies on a quirk of memory that has come to light in recent years. I’ve written about it before:

Every time we bring back an old memory, we run the risk of changing it. It’s more like opening a document on a computer – the old information enters a surprisingly vulnerable state when it can be edited, overwritten, or even deleted. It takes a while for the memory to become strengthened anew, through a process called reconsolidation. Memories aren’t just written once, but every time we remember them.

This means, somewhat ironically, that the remembering something creates a critical window in which memories can be erased or manipulated. Many scientists have done this in rodents and humans using drugs or conflicting information. But these experiments usually manipulate single simple memories, such as a drug craving or a fearful association between a colour and an electric shock.

Chan and LaPaglia have now used the reconsolidation window to change declarative memories—facts and knowledge that we consciously recall. “We have people forming a very complex memory of a story that lasts 40-50 minutes and changing specific details within that larger context,” says Chan. “This is what’s new. It’s a pretty important step for demonstrating the fundamental importance [of reconsolidation] in humans.”

After showing the pilot episode of 24 to 146 volunteers, Chan and LaPaglia asked them to either play Tetris or answer memory-testing questions about the video. Twenty minutes later, they listened to a short audio recording that supposedly recapped the episode, but that secretly changed some details—for example, swapping Mandy’s syringe for a stun gun. Five minutes later, everyone took a final true-or-false test about what they had originally seen.

In this final test, the volunteers were worse at accurately recalling details that were changed in the audio recap, but only if they had previously answered questions that made them recall the video. Those who played Tetris were unaffected.

So, taking the quiz destabilised the volunteers’ memories of what they were quizzed on, paving the way for the false recap to mess with their knowledge. This worked even when volunteers correctly remembered what happened in the episode during the first quiz—the incorrect audio still changed what they thought they knew.

Through repetitions and variations of this basic experiment, Chan and LaPaglia showed that the effect lasts a long time, even if the final test followed the audio recap by a day rather than 5 minutes. But for the trick to work, the false information needs to come quickly and be very specific. If 48 hours passed between the first quiz and the audio recap, rather than 20 minutes, the original memories stay unchanged. And if the recap involved a different scenario—say, an assassin knocking out a flight attendant in the context of drug trafficking rather than terrorism—the new info never overwrote the original memory. This explains why we’re not constantly upsetting our old memories even though we’re constantly exposed to new information.

Chan and LaPaglia also suspect that people need to believe that the new information accurately represents the old set, and not if they consciously detect a factual discrepancy. “If they think there’s misleading information in here, they’ll be much less susceptible to that effect,” says Chan.

Other studies on reconsolidation have found similar results, but this one shows that memory manipulation isn’t limited to the simple products of basic conditioning, but also more complicated bits of knowledge. It supports the work of psychologists like Elizabeth Loftus, who have shown how easy it is to implant people with false memories.

It also fits with a growing body of evidence showing that, despite what people believe, eyewitness testimony is often seriously unreliable. “Say you’ve been questioned by an investigator and you recall the event,” says Chan. “In the next 15-20 minutes, you could run into another eyewitness or overhear investigators talking to each other. Some inaccurate information could update your memory.”

More positively, the study could have implications for treating conditions that involve unwanted memories, such as phobias or post-traumatic stress disorder (PTSD). As Chan and LaPaglia, “Humans are notoriously inept at suppressing unwanted thoughts.” If we try not to think about something, we usually end up thinking about it all the more. Instead, it may be more productive to actively remember what’s troubling us and reinterpret that in a new light, relying on reconsolidation to remake the old memories in a less disqueting way.

Acceptance and commitment therapies for PTSD work along similar lines, but it’s often assumed that they help people to put the past behind them or to disconnect their experiences from negative feelings. But Chan and LaPaglia suggest that such techniques might actually be exploiting the reconsolidation effect to actually rewrite the past, rather than just severing our connections from it.

Reference: Chan & LaPaglia. 2013. Impairing existing declarative memory in humans by disrupting reconsolidation. PNAS http://dx.doi.org/10.1073/pnas.1218472110

24 Mayıs 2013 Cuma

Brain scans decode dream content - Mo Costandi (the Guardian)


A team of Japanese neuroscientists has used brain scanning technology to read the content of people's dreams.

Yukiyasu Kamitani of the ATR Computational Neuroscience Laboratories in Kyoto and his colleagues used functional magnetic resonance imaging (fMRI) to scan the brains of three people as they slept, while simultaneously recording their brain waves using electroencephalography (EEG).

The researchers woke the participants whenever they detected the brain wave patterns associated with the earliest stages of sleep, asked them what they had just dreamed about, and then let them go back to sleep. This was done in three-hour bloc
ks, and repeated between 7 and 10 times, on different days, for each participant.

During each block, participants were woken up 10 times per hour. Each volunteer reported having visual dreams 6 or 7 times every hour, giving the researchers a total of around 200 dream reports from each of them.

Most of the dreams reflected everyday experiences. "I had a dream [that I was at] a bakery. I took a roll … then went out on the street, and saw a person taking a photograph," reported one participant. "I saw a big bronze statue … on a small hill [and] below the hill there were houses, streets, and trees," said another. Some contained slightly more unusual content, such as meeting a film star or being in a recording studio.

Kamitani and his colleagues used a lexical database called WordNet to extract key words from the participants' verbal reports, and picked 20 categories — such as "car", "male", "female", and "computer" — that appeared most frequently in their dream reports. They then selected photos representing each category, scanned the participants' brains again while they viewed the images, and compared brain activity patterns with those recorded just before the participants were woken up.

The researchers analysed activity in brain areas V1, V2 and V3, which are involved in the earliest stages of visual processing and encode basic features of visual scenes, such as contrast and the orientation of edges. They also looked at several other regions that are involved in higher order visual functions, such as object recognition.

In 2008, Kamitani and his colleagues reported that they could decode and reconstruct visual images from the activity in these brain areas. Now, they have found that activity in the higher order brain regions could accurately predict the content of the participants' dreams.

"We built a model to predict whether each category of content was present in the dreams," says Kamitani. "By analysing the brain activity during the nine seconds before we woke the subjects, we could predict whether a man is in the dream or not, for instance, with an accuracy of 75–80%."

He adds that the experiments did not examine the visual structure of the participants' dreams. "It's about their meaning, but I still think it's possible to extract structural characteristics like shape and contrast, as we did in 2008."

The work was presented at the annual meeting of the Society for Neuroscience in New Orleans last October, and has now been published in the journal Science. It suggests that dreaming and visual perception share similar neural representations in the higher order visual areas of the brain.

"This is an interesting and exciting piece of work," said Jack Gallant of the University of California, Berkeley. "Because dreams can be decoded more accurately from higher-level visual cortex than from primary visual cortex, it suggests that dreaming involves some of the same brain areas that are involved with visual imagery."

"And because dream decoding is most accurate for a few tens of seconds before waking, it also seems to suggest that our waking recall of dreams is based on short-term memory."

Kamitani and his colleagues are now trying to collect the same kind of data from the rapid eye movement (REM) sleep, a deeper stage of sleep also associated with dreaming. "This is more challenging because we have to wait at least one hour before sleeping subjects reach that stage," he says. "I don't have a pet theory about the function of dreams, but knowing more about their content and how it relates to brain activity may help us to understand them."

Reference: Horikawa, T., et al. (2013). Neural Decoding of Visual Imagery During Sleep. Science, doi: 10.1126/science.1234330

E-bilet aslında ne demek? - Dilek Neşe Açıker - 16 Mayıs 2013


Davet metni aslında projenin ana hatlarını açıklarken taraftar için nelerin değişeceğini de net bir şekilde ortaya koyuyor. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” desek yeridir…

E- bilet projesinin tartışma alanı güvenlik ve bireysel özgürlüklere müdahale açısından tartışma zemini buldu ve hatta TBMM’ye bu konuda bir soru önergesi dahi verildi…

Ancak niyet beyanına daveti okuduğumuzda gördüğümüz e-bilet projesinin çok daha geniş kapsamlı bir milat olduğu. Taraftar veri tabanının oluşturulması, kara listeler, akıllı kartlar, Merkezi Bilet Sistemi ve Bilet operasyonu, Gözetim (CCTV, yani kapalı devre izleme sistemi), Sadakat Yönetimi, E-Para Sistemi gibi başlıklardan oluşan projenin hedeflerinden biri de kulüplerin gelirini artırmak… Davet metninde konu ile ilgili kısım şu şekilde aktarılıyor…

“TFF buna ek olarak, merkezi bir sadakat programı ile kulüplerin mevcut sadakat programlarını entegre ederek taraftar sadakat ekosistemini geliştirmeyi, kulüplerin gelir fırsatlarını artırmayı ve daha fazla puan/kazanç olanakları sağlamayı amaçlamaktadır. Böyle bir ekosistemde kulüpler sadakat program ve kapsamlarını tanıtarak taraftar çekecek ve kazanç kapasitelerini arttıracaklardır. Federasyon, kulüplerle paylaşılacak merkezi bilet satışından elde edilecek gelire ek olarak, kulüpler için başka gelirler de yaratmak için elektronik kart bilgilerinin reklam ve pazarlamasını yapma yetkisine sahiptir."

Bu noktada bir önceki makalenin konusu olan CRM datasının kullanımının da kısa sürede farkında olarak ya da olmayarak hayatımızın parçası olacağını görüyoruz. Akıllı karta sahip olan taraftarın kişisel verileri bir merkezde toplanacak, analiz edilecek, istatistikler ortaya konacak ve taraftarın satın alma eğilimlerinin analizi de en önemli veri haline gelecek. Toplanan bu veriler futbolun sponsorları ve diğer paydaşları ile paylaşılacak. Yani sistemin “kara liste” oluşturma, güvenlik vb. uygulaması aslında işin sadece bir kısmı. Diğer taraftan yine ilk amaca hizmet edecek olan ama daha geniş bir değerlendirme alanına sahip olma imkânı verecek taraftar davranışının tespit edilip, yönlendirilmesi…

Bu kartların aynı zamanda birer alışveriş kartı olması ve spor alanlarında alışverişleri sadece bu kartlarla yapılabilecek olması verilen kolayca toplanmasını sağlayacak… Federasyon merkezli verilecek akıllı kartlar erişim kontrolü, sadakat yönetimi ve ödeme gibi birden çok uygulamayı destekleyecek.  Yani aynı kredi kartınız, ATM kartınız gibi harcama yapacağınız bir kartı daha cüzdanınıza koyarken aynı zamanda tüm alışveriş eğilimlerinizin kontrolünü de bir merkeze yönlendirmiş olacaksınız. Ve tüm bu data kulüplere taraftar/müşterinin harcama eğilimlerini analiz etme ve bu doğrultuda gelirleri artırmak için çalışma yapma imkanını sağlayacak. Buna da  “taraftar deneyimini geliştirmek” demişler…

Bu noktada projenin bazı ayakları teferruat sayılır…

Aslında e-bilet projesine yakın bir sistem kısa süre önce bir takımın taraftarlarının hayatına girdi. Ocak 2013’ten bu yana kendi biletini satan Galatasaray, Liverpool, Leeds United gibi takımların bilet operasyonunu da yürüten bir şirketle anlaşarak uygulamayı hayata geçirdi.  Şirketin TALENT Sport adını verdiği projesiyle sorunsuz ve çok kısa sürede bilet almasını sağlarken, kulüplerin bilet satış kapasitesini artırmak, data toplamak, analiz yapmak ve satışı artırmaya yönelik etkinlikleri geliştirip, uygulamak gibi hizmetler veriyor. IBM’in POWER7+™  isimli teknolojisini kullanan şirket yaptığı uygulamalarla Liverpool’un online satışında %250 oranında bir artış başarısı elde etmiş. 4 dakika 10.000, 24 saatte 29.000 ve 4. günün sonunda 100.000 bilet satışı sağlayabilen sistem online kolaylıklar sağlarken, kapsamlı bir müşteri hizmeti sunuyor, CRM datası oluşturuyor, analiz ediyor ve sistemin verimli kullanımı için kullanıyor. Örneğin; sistem Galatasaray için topladığı bu datalarla müşterinin davranış şekillerini, olumlu-olumsuz taleplerini tespit ediyor ve talebe göre esnek bilet satışı, çeşitli promosyonlar ve etkinliklerle gelir artırıcı yöntemlerin kullanımını sağlıyor. Taraftar iletişimi ve müşteri memnuniyeti de işin diğer bir artısı…

TFF’nin uygulamalarına dönersek “peki Galatasaray bu yatırımı boşuna mı yaptı?” sorusu akla gelebilir. Şimdilik metinde kartların distribüsyonu kulüp ve stat çevrelerindeki kiosklardan yapılacak, biletlerin ise merkezi satış ile federasyon üzerinden gerçekleşeceği yazsa da, mevcut yatırımların değerlendirilmesi söz konusu olabilir. Ya da bu yatırımlar merkezi sisteme bağlanma olasılığı (teknoloji izin veriyorsa) yapılabilir. Aksi takdirde yatırımların çöp olma ihtimali de ortaya çıkabilir…

Parayı Kullanabilmek Kalbin Sanatıdır - Osman Nuri Topbaş Hocaefendi - Altınoluk Dergisi (Haziran 2012)


Son zamanlarda müslümanın para ile münâsebeti üzerine çok şey yazılıp söylenmeye başlandı. Siyasî iktidarla bağlantılı zenginleşme, kapitalistleşme, lükse yöneliş, tüketim ahlâkının değişmesi, kazançta ve harcamada ölçülerden kopuş, fâizli işlemlere dalış, kredi kullanımı, işçi istihdâmında taşeron sistemleri vs...
Dışarıdan gelen tenkitler; “fırsatını bulunca ölçüler kayboluyor, her şey mübahlaşıyor, para herkesi çözer” şeklinde yapılıyor.

İçeriden de tenkitler var, kimisi “nereye gidiyoruz” gibisinden, kimisi antikapitalist çıkışlar hâlinde, kimisi “Müslüman sol” diye tanımlanan tepkiler hâlinde... Ebû Zer t’ın çizgisinden yola çıkan bir tavır olarak…
“Müslümanın Para ile İmtihanı” ifadesiyle özetlediğimiz konumuz çerçevesinde gündeme gelen bütün bu meseleleri, bir sohbet çerçevesinde muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’ye sorduk. İlgiyle okuyacağınızı ümid ettiğimiz bu sohbeti iki sayıda sizlerle paylaşacağız. En iyi şekilde istifade edilmesi temennisi ile…

ALTINOLUK: Siz, insanların, üstelik dindar insanların birçok probleminin yansıdığı bir insan olarak mevcut duruma baktığınızda müslümanların para ile ilişkisi çerçevesinde problem olarak nelerin altını çizmek istersiniz?

Osman Nûri Topbaş: İnsan şahsiyetine tesir eden en mühim iki müessir vardır:
Birincisi kazancı, ikincisi de beraberinde bulunduğu insandır.

Paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok mühim. Zira insanın gönül âlemi buna göre şekillenir. Harcamalar da bu şekillenişe göre gerçekleşir. Bu bakımdan, kazancımızın helâl yoldan olmasına son derece dikkat etmemiz zarurîdir.

Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl lokma ise kişiye rûhaniyet ve mânevî zindelik verir. Eğer haram veya şüpheli bir lokma ise gaflet ve hantallık verir; duyuşları kısırlaştırır; kalbe bir perde olur. Bu iki müessir, yani kazancın ve beraberinde bulunduğun insanın keyfiyeti çok mühimdir.

Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh):
“Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur.

Maalesef günümüzde kapitalist zihniyet, mânevî değerleri o kadar tahrip etti ki, bâzı dindar firmalarda bile İslâm ahlâk ve şiarlarına uymayan işler tabiî hâle geldi. Hacca giden ve namaz kılan birçok kimse; «Ben daha çok hayır yapmak için daha çok kazanmalıyım!» diyerek, kabul edilemez nice yanlışlara, gözü kapalı adım atabiliyor. Yani helâl ile haram iç içe yaşanıyor.

“BU İŞLER BÖYLE YÜRÜR” MANTIĞI

Meselâ gayr-i ahlâkî reklâmlar, iş hayatında câzibeleriyle müşteri çekecek sekreterler, en göze çarpan hususlardan bâzıları. Dünya kazancı, âhiret kârının önüne geçmiş olduğundan nefis; “Bu işler böyle yürür!” diye mazeret üreterek işin haram tarafını göz ardı ettiriyor. Hâlbuki hiçbir yanlış adımın, doğru bir mazeret ve niyeti olamaz. Hele “Ben ileride hayır yapmak için kazanıyorum.” diyerek haram-helâl ölçülerini çiğnemek, en hayırsız bir yöneliş ve nefsin aldatmacasıdır.

Büyük sermâyelerin, sistemleri ve hattâ insanları şekillendirmesine dayanan kapitalist zihniyetin, hiçbir mânevî tarafı yoktur. Bilâkis nefsâniyeti palazlandırdığı için, mâneviyâtı zaafa uğratan bir sistemdir. Zira bu sistem, daha çok kazanmak uğruna; “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” der; altta ezilenlerin durumu, üsttekilere en ufak tesir etmez.

Bu zihniyet; sermayesini daha da büyütebilmek adına, aklı ve gönlü çelen modalarla, kampanyalarla, muhtelif propagandalarla israf ekonomisinin reklâmını yapar. Zira enerjisini, aşırı tüketimden alır.

Bu sebeple evvelâ israf ekonomisine yönelik ticaretten kendimizi muhafaza etmeliyiz. Çünkü israf, konfor ve lüksün artması, toplumu perişan etmektedir. Bu yönde dengesiz harcamaları artıran kredi kartları da iktisâdî tuzaklardır, sömürmedir. İhtiyaçlar buna mâzeret olamaz.

Bu öyle bir harcatma tuzağı ki, sırf birileri kazansın diye fakirleri bile acımasızca bu tuzağın içine güle oynaya düşürmektedir. Yapılan yaldızlı ve yanıltıcı reklâmlar yüzünden nice zavallı insan, gayr-i meşrû yollara tevessül etmek durumunda kalmaktadır.

Global kültür istilâsı, internetin menfi ortamları, televizyonun nefsâniyete prim veren filmleri de ruhlara zehir serperek mânevî hassâsiyetleri dumura uğratmakta, kapitalist düzenin israf değirmenine su taşımaktadır.

İNSANLIK ENKAZI

Kapitalizmin neticesi, bir insanlık enkâzıdır. Zira insana gözyaşını unutturur; merhametini yitirmiş bir vicdan ortaya çıkartır. Rûha şifâ verecek eczâhânelerin de kapısına kilit vurur.

İslâm ise hayatın her sahasında olduğu gibi iktisat sahasında da bir nizam vaz etmiştir. Helâl ve haram hudutları koymuştur. Merhamet ve şefkati emredip mü’mini mü’mine zimmetli olarak telâkkî ettirmiştir. Kazancı; hak, adâlet ve merhametle mezcettirmiştir.

İslâm’da mülk, Allâh’ındır. Onu elde etmek için insanı sömürmek aslâ yoktur. İslâm iktisâdı, insanın problemini çözmekle başlar. Paylaşmak ve başkalarına, bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak; şarttır, farzdır. Âyet-i kerîmede:

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), onların (zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19) buyrulur.

Bu düstur, hem parayı kullanma eğitimidir, hem de gönülleri kaynaştırma vesîlesidir.
Kapitalist sistem, sadece menfaatini ve kârını düşünür. Onun gözünde insan, ekonomi çarkını döndüren dişliden ibarettir. Bu yüzden insanı sömürür. Gayesine ulaşmak için her yolu meşrû sayar.

İSLÂM’IN ÜÇ PRENSİBİ

İslâm ise kapitalizmin zıddına, bir vicdan muhâsebesi yaptırır. “Nereden ve nasıl kazandın; nereye ve ne şekilde sarf ettin?” suâlini sorar. Zira İslâm’da mülk Allâh’ındır, kul ancak bir tasarruf memurudur.
Parayı kullanabilmek, bir sanattır. Kalbin şâheseridir. Bunun için de;

1) Kazanç helâl olacak.
2) İsraf edilmeyecek.
3) Pintilik-cimrilik yapılmayacak.

İsraf; güç gösterisinde bulunarak aşağılık duygusunu örtbas etmeye çalışmaktır. Pintilik ise korkaklık neticesinde kendine biriktirmektir. Hakk’a tevekkül noksanlığının ve korkaklığın getirdiği bir zaaftır. Parayı, sığınak, barınak ve dayanak hâline getirmektir. İsraf da pintilik de mülkün gerçek sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a isyan niteliğindedir.

Mü’min, israf ve pintiliğin zıddına, kalbindeki îmânın seviyesi nisbetinde bol bol infâk edecek. Yani imkânı olan müslüman, çok kazanmaya ve çok infâk etmeye gayret gösterecek. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de 200 küsur yerde “infak” vazifemiz hatırlatılıyor. Hadîs-i şerîfte de:

“Veren el, alan elden hayırlıdır.” 1 buyrularak infak edebilecek bir mü’min olmak, teşvik ediliyor.

Takvâ sahibi bir mü’min, her yeni güne başlarken vicdânı ona sorar; “Bugün Cenâb-ı Hak sana ömür takviminden yeni bir yaprak açtı. Bugünkü mesâinde ne kadar kendine, ne kadar kendinin dışındakilere? Allah, nîmetlerini sana verdi, fakat falana vermedi. Demek ki onu sana zimmetli kıldı…”

Zira âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun!” (el-Kasas, 77) buyuruyor.

Bu sebeple kâmil bir mü’min, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek onların ihtiyaç ve noksanlıklarını şefkat ve merhametle telâfî etmekten kendini mes’ûl görür.

Velhâsıl, bir mü’minin gönül ufku öyle olmalı ki:

• Gâyesi; Hakk’ın râzı olacağı, takvâ sahibi bir kul olabilmek,
• Vâsıtası; yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olabilecek şekilde İslâm karakter ve şahsiyetine bürünebilmek,
• Neticesi de, elinden ve dilinden ümmet-i Muhammed’in, hattâ bütün mahlûkâtın istifâde ettiği, şefkat ve merhamet dergâhı bir kalp âlemine ulaşmaktan ibâret olmalı…

KAPİTALİZM İLE İSLÂM KARŞILAŞIRSA

ALTINOLUK: Şöyle bir görüş de var: Batı’da, hristiyan ülkelerde, kapitalizm ile dînin karşılaştığı bütün ortamlarda din alandan çekildi, yerini kapitalizme bıraktı. Türkiye ise yeni kapitalistleşen bir ülke. Kapitalizmin etkisi arttıkça bizde de olacak olan budur, müslümanların yaşadığı kişilik kaybı böyle bir durumdan kaynaklanıyor, deniyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz, bu kaçınılmaz bir sonuç mudur? Kapitalizm müslümanların belini bükecek mi? Yani İslâm, insanların hayatında fiilen, sadece inanç ve ibadet alanına inhisâr eden, biraz ahlâk hassâsiyeti getiren, ama sosyal-ekonomik hayatta etkisi çok sınırlanmış bir hâle gelme riski ile karşı karşıya mı?

Osman Nûri Topbaş: Kapitalizmin doğup yayıldığı toplumların ekseriyeti hristiyan toplumlardır. Hristiyanlık; “Rabbin Îsâ olduğunu bil, o sana yeter.” der. “Sezar’ın hakkı Sezar’adır.” der. İktisâdî ve ictimâî hayatı tanzim etmek gibi bir derdi yoktur. Yani telkin ettiği şeylerin toplum hayatında bağlayıcı bir tarafı yok. Merhametli olacaksın diyor, o kadar. Merhametli olmak da herkesin anlayışına göre değişiyor. Meselâ zâlim bir patron da; “Ben merhametliyim.” diyebiliyor.

Bu bakımdan kapitalizmin, önünde mânevî değerler nâmına hiçbir engel bulunmadığı böyle toplumlarda hızla yayılması gayet tabiîdir.

Fakat İslâm, iktisâdî ve ictimâî hayata dâir, mü’minlerin önüne pek çok kâide koyar.
Mü’minler bunlara riâyet ettiği takdirde, ruhsuz ve acımasız bir iktisâdî hayatın toplumu kuşatması mümkün değildir. Lâkin “Tabiat boşluk kabul etmez.” kâidesi gereğince, mü’minler ictimâî ve iktisâdî hayattaki vazifelerini yerine getirmedikleri takdirde, bu alanları başka sistemlerin doldurması kaçınılmazdır.
Demek ki bu hususta da asıl mes’ûliyet, müslümanlara düşüyor. Çünkü İslâm, Hakk’ın rızâsına uygun yaşamanın ölçülerini bildirir; onu yaşamaksa müslümanın vazifesidir.

İslâmî hassâsiyetler yaşanırsa kapitalizmin iktisâdî hayatımızı işgâl etmesi mümkün değildir, fakat İslâmî ölçülerden ne kadar fire verilirse, o nisbette kapitalizm davet edilmiş olur.

LÂLE DEVRİNDE BİLE

ALTINOLUK: Şöyle bir durum var. İslâm’ın hâkim değer olarak bulunduğu toplumlarda bile, diyelim Osmanlı’da Lâle Devri’nde, müslüman para ile buluştuğunda ayaklar kaymaya başlıyor. Önceki devreler için de bunlar söylenebilir. Bir de şimdiki zamanda İslâm, toplumda var olmakla birlikte hâkim sistem, hâkim değer değil. Hâkim değer, hem global hem de ülke plânında kapitalizm. Deniyor ki, nasıl direneceğiz? O dönemde bile para ile imtihanda ayaklar kayabildiğine göre böyle bir zamanda, kurulu o yapı toplumu değiştirir. Şu kadar zamandır yöneticilerimiz de belli duyarlılıkta olmasına rağmen toplum değişiyor, dönüşüyor. Ne kadar bir süre dayanılabilir diye bir soru soruluyor. İnsan bu kapitalist yapı içinde kendini nasıl korur? Bir mazereti var mıdır, belki önce oradan başlamak gerekir.

Osman Nûri Topbaş: Kur’ân-ı Kerîm’de; “Sonra ona (nefse) fücûrunu (günah ve kötülüğü) ve takvâsını (günahlardan sakınmayı) ilhâm etti.” (eş-Şems, 8) buyruluyor. Öncelikle, Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden gönlümüzü uzaklaştırmak gerekiyor. Yani insan, nefsânî arzuların putperesti olmayacak. Sonra da Allah’a yaklaştıracak her şeye gönlümüzü yaklaştırmamız, böylece Cenâb-ı Hak’la dostluğu temin etmemiz gerekiyor. Bunun için de bir tezkiye / mânevî arınma gerekiyor: Yani “takvâ hayatı”…

Takvâ; nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istidatları inkişâf ettirme, dâimâ ilâhî kameralar altında olduğumuzu şuur ve idrak hâline getirebilmek. İşte mü’minin korunabilmesi, bu takvâ zırhına bürünmeye bağlı.
Parayı kullanabilmek çok zor bir iştir. Para ile imtihan kolay değildir. Cenâb-ı Allah Fecr Sûresi’nde buyuruyor ki; “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde (sevinir, bunun bir imtihan olduğunu düşünmeden) «Rabbim bana ikram etti.» der.” (el-Fecr, 15)
Bunun devamındaki âyette de; “Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (insan üzülür) «Rabbim beni önemsemedi (bana ehemmiyet vermedi)» der.” (el-Fecr, 16) buyruluyor.

Fakat kâmil bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkında takdir ettiğine râzı olacak. Çünkü kazanç, bir baht işidir. Bir adam görürsünüz; adamın hiçbir ticarî tecrübesi yoktur, ama bir arsası vardır, bir anda değerlenmiştir de zengin olmuştur. Ben kazandım demeye, övünüp gururlanmaya başlar. Diğer bir kimseyi de görürsünüz; firâsetlidir, ekonomik kaideleri diğerinden çok daha iyi bilir, ama bir türlü işlerini düzeltemez. Velhâsıl paranın bir baht işi olduğunu kabullenmek gerekir.

KURULU DÜZENE KARŞI TAKVÂ ZIRHI

ALTINOLUK: Deniliyor ki, kurulu düzen, statüko, sistem güçlüdür, insanı aşar. Eğer böyle ise, insan, kurulu düzenin kuşatıcı tesiri karşısında kendi değerlerini nasıl korur?

Osman Nûri Topbaş: Takvâ ile korur. Gönüldeki Allah muhabbeti ve korkusu, mü’minin en büyük zırhıdır. Çünkü hayatın hangi alanında olursa olsun, haramlara, hattâ şüphelilere karşı kendini korumanın yegâne miyârı “takvâ”dır. Mü’min, dünya devre-mülkünün fânî oyuncakları için ebedî saâdetini mahvedecek kadar ahmak insan olamaz. Üç günlük dünya zevkleri uğruna ilâhî ölçülerden tâviz vermektense, yeri geldiğinde maddî bakımdan geri adım atmayı göze alır. Ziyâ Paşa’nın tâbiriyle:

“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!”

Yani mü’min, mânevî değerlerini korumak ve ilâhî ölçülerden tâviz vermemek için, gün gelir maddî olarak geri adım atmak zorunda kalabilir. Bir miktar para kaybetmek zorunda kalsa bile, bunun hakîkatte kendisine büyük mükâfatlar kazandıracağının şuur ve idrâki içinde, hâlinden memnun ve huzurlu olur.

Unutmayalım ki Cenâb-ı Hakk’ın bize; “Maddî yönden daha çok zengin olun!” diye bir emri yoktur. Sadece; “Helâlinden kazanın, helâl ölçüleri içerisinde yaşayın ve infâk edin!” diye emri vardır. O hâlde ne olursa olsun hayatımızı ve ticaretimizi helâller üzerine bina etmeliyiz. Hakkımızdaki ilâhî taksimin/kaderin sınırlarını zorlamamalıyız. Yani Cenâb-ı Hakk’ın nasip ettiği ölçüde helâlinden kazanıp infak etmeye gayret göstermeliyiz. Maddî refah uğruna gönül huzurumuza zehir serpmemeliyiz. Asıl ve sonsuz zenginliğin, kalbî hayatta olduğunu unutmamalıyız…

KAPİTALİZME KARŞI İSLÂMÎ DURUŞ

ALTINOLUK: Kapitalizm global bir akım. Kapitalizm sosyalizme meydan okumuş, bir süre sonra sosyalizm, götüremiyorum bu işi deyip Sovyetler, Çin devreden çıkmış. Bunu da kapitalizm zafer olarak ilan ediyor. Şöyle şeyler konuşuluyor; Kapitalizme meydan okuyacak tek sistem İslâm’dır. İslâm’ın bir dünya görüşü, bir hayat sistemi var. Beklenen de o aslında. Kapitalizme de başkaldırılar oluyor. Mesela insanlar Wall Street’i işgal etmeye, ele geçirmeye çalışıyorlar. Avrupa’da tepkiler var. Mesela Türkiye’de de en son 1 Mayıs oldu. Antikapitalist Müslüman bir grup, sol ile beraber hareket eder noktaya geldi. Acaba İslâm adına kapitalizmin bu vahşetine karşı çıkacak bir sistemli itiraz, sistemli bir yeni iddia ortaya konamaz mı? Mesela Ebû Zer çizgisi bu noktada idealize edilebilir mi?

Osman Nûri Topbaş: Öncelikle şuna dikkat edelim ki bâtıl ile İslâm mezcedilemez. Bu mümkün değil. Çünkü komünizmde mülk toplumundur. Kapitalizmde mülk fertlerindir. Esasen ikisinin de dâvâsı aynı hususta. Komünizm, mülk toplumundur diyor. Kapitalizm ise mülk fertlerindir diyor. Yani mülkün kime âit olduğu hususunda kavga var. İslâm ise “Mülk ne fertlerindir ne toplumundur, mülk Allâh’ındır” diyor. Onun için İslâm, diğer sistemlerle mezcedilemez. İslâm’ın güzelliği ve ihtişâmı da burada. Bir proteze muhtaç değil. Mezcetme gayreti ancak bir gaflettir.

Mevlânâ Hazretleri’nin bu gafleti anlatan güzel bir misali var. Allah, balık için her türlü rızkı denizde tanzim etmiştir. Fakat o, dışarıdan atılan oltadaki yeme sevdâlanır. Koca bir balık, kancayı görmez de, onun ucundaki yarım bir solucana râm olur. O solucanı alayım derken, hayatını mahveder.
İslâm’ın bir başka sistemle mezcedilmesi, İslâm için bir zaaf olur. Oysa İslâm en büyük sistemdir. Menşei Cenâb-ı Allah’tır. Hiçbir beşerî sistem ile mezcolunamaz. Mezcolunduğu zaman birtakım yanlışlıklar ortaya çıkar. Ya kapitalizme kayar, ya komünizme yaklaşır. O ihtişamını kaybeder. Mü’minler de şahsiyetini, karakterini, kimliğini kaybeder.

Fatih İstanbul’u fethettikten sonra şehrin yeniden îmâr edilme zarureti doğmuştu. Leonardo da Vinci 2. Bayezid’e mektup yazdı. “İstanbul’un câmilerinin, çeşmelerinin, yollarının projelerini ben çizebilirim.” dedi. Bu teklife sarayda sevinenler oldu. “Dünya çapında meşhur bir mimar gelecek, İstanbul’u inşâ edecek.” diye… 2. Bayezid Han ise bunu kabul etmedi. “O gelirse bizim rûhumuzu yansıtmayan, yabancı bir mimarî meydana getirir.” dedi. “Biz kendi mimarimizi, kendi sanatımızı kendimiz icrâ edeceğiz.” dedi. Böylece kendi bünyemizden Sinanlar geldi. Şeyh Hamdullahlar, Karahisârîler, büyük sanatkârlar yetişti. Kendi medeniyetimizi kendimiz inşâ ettik. Yani İslâm’ın bir proteze ihtiyacı yok. Proteze ihtiyaç görmek, İslâm’ı lâyıkıyla tanımamaktır.

Bugün tarihselcilerin de durumu bu. İslâm’ı birtakım zamâne akımlarıyla bağdaştırmak istiyorlar.
Velhâsıl mü’min, kendisini İslâm’a tam mânâsıyla râm etmeli, İslâm’ın izzetini, haysiyetini korumalı. İslâm’ın, iktisâdî ve ictimâî her sahada vaz ettiği hukukun hudutlarına dikkat etmeli…

KALBÎ AŞINMAYI ÖNLEMEK İÇİN…

ALTINOLUK: İfade buyurduğunuz tarihselcilik de zihnî zaaftan kaynaklanıyor. İslâm’ın şu şu hükümleri falanca zamanda kaldı. Şimdi farklı bir zamandayız deniyor. Sanki kapitalizm de çağın olmazsa olmazıymış gibi lanse ediliyor. Normalde ibadetlerine dikkat eden bir insan, ekonomik faaliyetlerinde “Ne yapayım?” demeye başlıyor. Telife gidiyor. Kapitalizme karşı itirazın sistemli olarak sanki ortaya konulamadığı gibi bir durum söz konusu. Müslümanların kapitalizm karşısında aşınmasını önleyebilmek için neler yapılması gerekiyor?

Osman Nûri Topbaş: Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor. İslâm; “Nasıl kazanırsan kazan da bolca hayır-hasenat yap.” demiyor. “Helâlinden kazan.” diyor. Mü’minden tâkat fazlasını istemiyor. Tâkatimiz ölçüsünde vazife yüklüyor.

Bir de bahsettiğiniz Ebû Zer (r.a) misali var. Ebû Zer misali bazı şahıslara münhasır bir meseledir, onlara has bir durumdur, umûma teşmil edilemez.

Cenâb-ı Allah 200 küsur yerde muhtelif kalıplarda “infâk”ı emrediyor. Mü’min tesis kuracak, fabrika kuracak ki infâk edebilsin. Kazanmadan nasıl infâk edecek?

Onun için müslüman helâlinden kazanacak, israf etmeyecek, pintilik etmeyecek, mütevâzı bir hayat yaşayacak ve infâk edecek.

Sanayisinin tekâmülü için de dikkat edecek. Gayr-i meşrû bir yola gitmeyecek. Kârını artırmak için hanımların câzibesini kullanıp onları reklâmlarında vitrine etmeyecek.

İsrâ Sûresi’nin 64. âyetinde, şeytanın mallara ve evlâtlara ortak olmasından bahsedilir. Bugün maalesef kazançlara iblis ortak ediliyor. Siteler kuruluyor, onu yüksek fiyata satayım diye havuzlar tesis ediliyor, orası adeta bir plaj havasına sokuluyor. Orada yaşayacak olan âilelerin mâneviyâtını ifsâd etmenin yolu açılıyor.

NASIL KAZANIRSAN KAZAN YOK

Reklâmında şehvetle cezbetmeye çalışıyor. Sonra da çok kazanayım ki çok hayır-hasenat yapayım diye kendisini kandırıyor. Bunlar bugün maalesef yaygın bir zaaf hâlinde. Bunlar, parayla imtihandaki hazin aldanışlar…

Efendimiz (s.a.v.), en zor şartlar altında bile îmandan en ufak bir tâviz vermedi. Bedir Harbi’nde müslümanlar maddî bakımdan çok zayıftı. Mekke müşrikleri müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için harekete geçmişlerdi. Müslümanlar, canlarını kurtarmak için mallarını mülklerini bırakarak hicret ettiklerinden, son derece fakir düşmüşlerdi. O derecede ki Bedir’e giden İslâm ordusunda bir deveyi üç kişi sırayla kullanıyordu. Hz. Ali, Hz. Ebû Lübâbe ve Efendimiz (s.a.v.)’e bir deve düşmüştü.

İşte o zor günlerde Allah Rasûlü’ne gayr-i müslim bir Medîneli geldi.

“–Yâ Muhammed, benim gücümü bütün Medîneliler bilir. Mekkeliler çok güçlü, sen ise zayıfsın. Müsaade et, Sen’in safında savaşayım, ganimetten payıma düşeni alıp gideyim.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) işin zâhirine bakarak; “Gel safımıza katıl.” demedi.

“–Sen benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu kabul ediyor musun?” diye sordu. Adam; “Hayır.” deyince. Efendimiz (s.a.v.):

“–O zaman bizim sana ihtiyacımız yok, Allah Teâlâ’nın yardımı bize kâfîdir.” dedi. Adam bir müddet sonra tekrar geldi. Aynı şeyleri söyledi. Efendimiz de aynı soruyu sordu. Adam yine olumsuz cevap verince Allah Rasûlü; “Allah bize yeter.” dedi. Adam gidip üçüncü kez geldiğinde;

“–Evet, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün, Bu kadar zayıf hâlinde ancak ilâhî bir güce dayanan biri bu sözleri söyleyebilir. Evet Sen, Allâh’ın Rasûlü’sün.” diyerek İslâm’a girdi.

Yani Efendimiz (s.a.v.) hiçbir zaman şer’î bir gaye için gayr-i şer’î bir metod kullanmadı. Bir taviz vermedi. Velhâsıl Allah Teâlâ ve Rasûlü; “Nasıl olursa olsun mutlakâ çok kazan, çok infakta bulun.” demiyor bizlere.

GARAUDY’DEN BİR HATIRA

Bu noktada bir hatıramı sizinle paylaşayım. Garaudy yıllar önce İstanbul’a gelmişti. Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu. O konferansta hasbelkader ben de bulundum. Garaudy’ye;

“–Sizi önce hristiyan, ardından komünist olarak görüyoruz. Şimdi müslümansınız. Hindistan dolayına doğru da bir seyahat yapacak mısınız?” diye kinâyeli bir soru sordular. O da:

“–Anlatayım.” dedi. “Ben hristiyandım. ABD’deki büyük kartellerin fiyatları sabit tutmak için milyonlarca ton sütü döktüklerini, milyonlarca ton buğdayı yaktıklarını görünce, bu vicdansızlık beni komünizme itti. Baktım komünizm de kuru, hiçbir mânevî tarafı yok. Hristiyanlık ile komünizm arasında bir köprü kurmaya çalıştım, ama olmadı.

O dönemlerde Fransızlar benim vurulmamı istiyorlardı. Cezâyirli müslüman bir askerin yardımıyla bu tehlikeden kurtuldum. Bilâhare o müslüman askeri buldum. «–Fransız subayı benim vurulmamı istemişken, beni neden kurtardın?» diye sorduğumda; «–Ben müslümanım, Allâh’ın verdiği canı bilmeden kıymaya râzı olmam. Bunun uhrevî mes’ûliyetinden korkarım.» dedi. Ben o zamana kadar İslâm’ı bir aşîret dîni olarak kabul ediyordum. Bu hâdise benim İslâm’a yönelmeme vesîle oldu. İktisatçı olduğum için İslâm iktisâdî yapısını da inceledim. Fâiz nedir, komünizmde nasıldır, İslâm’da nasıldır, nereye kadar yasaktır, hudutları nelerdir? Bu gibi hususları inceledim. (Bilâl-i Habeşî (r.a)’ı kastederek) Bilâl’in bir hadisi beni selâmete çıkardı. Bilâl, Allah Rasûlü’ne bir hurma götürür. Efendimiz; «Bunu nereden buldun?» diye sorunca Bilâl de; «Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah (s.a.v.)’in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): «Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma! Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» dedi.
Gördüm ki Allah Rasûlü, fâize gidecek bir kapının anahtar deliğini bile kapatmış. Bu durum beni İslâm’ı daha çok tetkik etmeye sevk etti.

İslâm’da iktisat nedir sorusunun cevaplarını ararken orada büyük bir dehâ ile karşılaştım. O dehâ Ebû Hanîfe idi. Ne yazık ki bugün Ebû Hanîfe’nin dehâsını müslümanlara ben anlatıyorum. İslâm dünyası daha Ebû Hanîfe’yi lâyıkıyla tanımıyor.” dedi.

Velhâsıl, Allah Rasûlü’nün hiçbir tâvizi olmadı. Mü’minler olarak bizler de İslâm’ı bütün muhtevâsıyla yaşamaya mecburuz.

YÜZ TANE ZENGİN TOPLANSA

ALTINOLUK: Düşülen yanlışları zaman içinde meşrulaştırma gayretleri söz konusu oluyor. Bir yerlerden kazanıyor, yaptığı hayrı da oradaki kirli yapıyı arındıran bir unsur gibi telâkkî ediyor. Şimdi İslâmî hassasiyeti olan yüz tane zengini toplasak, ifade ettiğiniz şeyleri söylesek, onlar kendi içlerinde ne söylerler? Çünkü kazandıklarının önemli bir kısmında, buyurduğunuz hususlar söz konusu oluyor. O insanlar kendi içini nasıl rahatlatır?

Osman Nûri Topbaş: Şöyle rahatlatıyor. Ben hayır-hasenat yapıyorum, diyor. Veren el oluyorum, diyor. Benim fabrikamda üç bin işçi çalışıyor, diyor. Üç bin işçi benim sayemde ekmek yiyor, diyor.
İslâm bize gayr-i meşru yollardan da olsa şu kadar kişiye ekmek ver, diye emretmiyor. Rızkı veren Cenâb-ı Hak’tır.

Efendimiz (s.a.v.):

“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 33)

Yine Cenab-ı Hak; “Rızkını temin edemeyenlerin de rızkını Biz temin ettik” buyuruyor. Rabbimiz, müslümanların bu telâşede olmamasını bildiriyor. Helâlinden kazanıp bunu tevzî etmemizi emrediyor.
Allah dostlarının hayatlarına baktığımız zaman, kazanç üzerine çok titizlik gösterdiklerini görmekteyiz. Meselâ Bahâüddin Nakşibend Hazretleri bir sofrada yemek yememişler;

“–Bu sofrada zulümat/karanlık var.” demişlerdir.
“–Efendim bunlar helâldir.” dediklerinde ise;
“–Helâldir ama pişiren öfkeyle pişirmiş.” demişlerdir.

Nasıl ki bir atom infilâk ettiği zaman bir radyasyon yayıyor. Bu radyasyon, demirin içinden bile geçiyor. Mânevî tesirler de çok mühim. Meselâ Efendimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı’nda, Ebrehe ordusunun helâk olduğu yerden süratli bir şekilde geçti. Burada Allâh’ın kahrı tecellî etti, buyurdular.

Tebük Seferi’nde Semud Kavmi’nin helâk olduğu evlere girdi müslümanlar. Efendimiz (s.a.v.);

“–Sakın burada su içmeyin!” buyurdu.
“–Yâ Rasûlâllah, kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık.” dediklerinde ise;
“–Suları dökün, hamurları da develerinize verin.” buyurdular.

İslâm, gıda üzerine bu kadar hassasiyet gösteriyor. Zaten kıyamette ilk sorulacak beş sorudan biri; “Nereden kazandın, nereye sarf ettin?” olacak.

SERVETİN KAÇTA KAÇI HAYRA GİDİYOR?

Ben çok kazanayım, çok vereyim diyenlere baktığımız zaman şunu da görüyoruz; servetlerinin acaba kaçta kaçını hayra harcıyorlar?

Bir hatıra anlatayım; Suudi Arabistan’da Kral Faysal zamanında Hac veziri Hasan Kutbi Bey, rahmetli pederimizi ziyarete gelirdi. Ravza’nın inşaatı günlerinde o anlatmıştı. Pederimiz dediler ki;
“–Elhamdülillah, Ravza ne güzel inkişâf ettiriliyor. Müslümanlar ne güzel, rahat ettirilecek.”
Hasan Kutbi Bey biraz durdu, düşündü ardından da;

“–En zor şey, parayı kullanabilmek...” dedi. “Ben bunun şahsen sıkıntısını yaşıyorum.” dedi. Herhalde kendisinin petrol işleri de vardı. “Ben paranın en iyi şekilde kullanımını Osmanlılarda gördüm.” dedi. “Onlar arkalarında, nesilden nesile intikal eden büyük eserler bıraktılar. Bugün ise dünya platformunda müslümanlar servetlerinin acaba kaçta kaçını mukaddes mekânlara harcıyorlar?” dedi.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yani hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz!..” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.

Rahmetli pederim Mûsa Efendi, bana hayır ve zekât defterini gösterir; “Şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayrâtımdır. Nefis dâimâ insanı aldatır. Az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayrâtınızı ayrı ayrı yazın. Hayrâtınız da zekâtınızın -bilhassa zor zamanlarda- çok çok ötesine geçsin!” tavsiyesinde bulunurdu.

Zekâtımızı veriyoruz, tamam. Ama zekât, asgarî bir ölçüdür. Ben zekâtımı verdim demekle bugün kurtulmak mümkün mü, bilmiyorum. Allah Rasûlü’nü seviyorsan, O nasıl yaşadıysa sen de O’nun gibi yaşamaya gayret edeceksin. Allah Rasûlü’nü seviyorsan, kıyâmette hem Efendimiz (s.a.v.) hem de O’nun ashâbıyla beraber olmak istiyorsan, ibadet hayatın, iktisâdî hayatın, muâmelâtın O’nun ve O’nun yetiştirdiği ashâb-ı kirâmınki gibi olacak. Bu bizim için fiilî bir kıstastır. Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun Rasûlü’ne olan muhabbetimizin bir göstergesidir.

İSLÂM BİR ŞİFÂ ECZÂHÂNESİDİR

Şunu da ilâve edeyim. İslâm bir şifâ eczâhânesidir. Bu eczâhânede dileyen her türlü rahatsızlığını tedavi edecek ilâcı bulur. Fakat bugün bu eczâhâneye kapitalizm girdi, sosyalizm girdi. Bir bardak tertemiz suyun içine bir damla necâset damlasa, onun bütün temizliği, sâfiyeti, lezzeti ortadan kaybolur. Bozulan, İslâm’ın kendisi değil tabiî, o nezâhetini koruyor; asıl, müslümanın zihniyet dünyası hastalanmış durumda. Problem burada! Bugün kapitalizm, sosyalizm oraya girmiş durumda.

Hak dostları selâmete çıkmak istiyorsan, iki şeyi unut, iki şeyi de unutma diyorlar.

Bir; “Rabbini unutma!” Her hâlimizde Cenâb-ı Hak bizden râzı mı? Allah Rasûlü benim yanımda olsa, benim bu hâlime tebessüm eder miydi? Yahut üzülür müydü? Müslüman, kendisini korumak için bu hâlet-i rûhiye içinde olmalı.

İkincisi de “Ölümü, âhireti, dolayısıyla fânîliği unutma!” Allâh’ın huzûruna varışı unutma! “Kitabını Oku!” buyrulacak o müthiş günü unutma!

İki şeyi de unut, buyuruyorlar: Birincisi; “Yaptığın hayır ve hasenâtı unut!” Çünkü ufak bir hasenat insanın gözünde büyür; devâsâ bir şey görünür. Sonra insan, kendini toplumla kıyas etmeye başlar: “Ben bu kadar yapıyorum, toplumdakiler ne kadar yapıyorlar?” şeklinde. Çoğu insan, kendine buradan bir rüşvet çıkartır, vicdanını rahatlatır. Hâlbuki bizim için fiilî kıstas, kendimizi kıyâs edeceğimiz toplum, asr-ı saâdet toplumudur.
İkincisi de; “Sana yapılan ezâ ve cefâları unut!” Zira Cenâb-ı Hak:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyuruyor. Allah tarafından affedilmek de, O’nun kullarını affedebilenlerin hakkıdır.

Demek ki bu iki şeyi unutup iki şeyi de unutmayacağız ki selâmete çıkabilelim.

PARA İLE İMTİHANDA TASAVVUF NE YAPAR?

ALTINOLUK: Peki para ile imtihanın, tasavvufî hayata ehemmiyet veren bir insana tesir etme riskini nasıl görüyorsunuz? Tasavvuf bu mânâda gönül-akıl terbiyesinde acaba ne kadar devrede olur?

Osman Nûri Topbaş: Gerçek mânâda bir tasavvufî hayattan söz ediyorsak, bu riski de asgarîde görüyoruz. Çünkü mü’minin para ile imtihanında zaaf göstermesinin temelinde, nefsine uyarak Allâh’ın emrinden sapması yer alır. Tasavvuf ise, nefsin ihtiraslarına set çekebilme eğitimi. Nefse karşı sulhu olmayan bir cenk. Bir arınma disiplini. Kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme cehdi. Sadece para ile alâkalı olan değil, her sahadaki ilâhî imtihan tecellîlerinin sırrını âdeta varlığının zerrelerinde hissettiren bir kalbî uyanıklık tâlimi. Her zaman ve mekânda Hakk’ın takdîrinden ve taksîminden memnun olarak Allah ile dost kalabilme sanatı. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında rûhî muvâzeneyi koruyup şikâyet ve sızlanmayı unutabilme mahâreti...

Kapitalizmin meydan bulduğu ve yeşerdiği saha, kanaat ve tevekkülün zaafa uğrayıp, hırs, haset ve ihtirasla haksız kazancın arttığı ortamlardır. Bu bakımdan mü’minler, kendilerini öncelikle ihtiras ve aşırı istekler noktasında, tasavvufî bir eğitimden geçirmelidirler. Bu da tembelliğe kaçmayan bir kanaat ve tevekkülle gerçekleşir. Kanaat ise, gerçek zenginlik olup kişinin, mal ve mülk ihtirasına karşı esaret ve kölelikten kurtulması demektir.

Dolayısıyla bir müslüman, nefis tezkiyesi ve kalp eğitiminden geçmezse, paradan başka sınır tanımayan kapitalizmin çarkları arasında perişan olur.

Hâlbuki tasavvufî olgunluğa sahip bir mü’min, maddî olarak kazansa da kaybetse de gönül huzurunu korumasını bilir. Zira kâmil bir mü’min için mühim olan, para kazanmak veya kaybetmekten ziyâde, para ile olan ilâhî imtihanda kaybetmemektir.

DARLIKTA SIĞINAK DERGÂHLARDI

Tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerde bunalan gönüllere mânevî telkinleriyle nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem, yorgun dimağlara tesellî olmuştur.
Tasavvufî hayatın canlı olduğu zamanlarda, tekke ve dergâhlar âdeta bir rehabilite merkezi hâline gelmiştir. İşi bozulan, âilevî sıkıntıları olan veya kendi kendilerine aşamadıkları herhangi bir derde giriftâr olanlar, tekke ve dergâhlarda huzur bulmuşlardır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ’nın; “Gel, gel, ne olursan ol yine gel!” çağrısı da, bütün muzdariplere, çâresizlere, ümitsizlere bir kurtuluş davetidir.

Bütün bunlar da, tamamen nebevî bir tavırdır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2 buyurarak gönüllerde dünya meyli oluşmasının, yahut gurur, kibir ve enâniyete kapılmanın yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir çile ve ıztırapla karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece mü’min gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Yani insanın rûhu mâneviyattan uzaklaşırsa, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Varlıkta insanın dizginlenmesi îcâb eder, darlıkta ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insanın, nebevî terbiye usullerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında ihtiyacı vardır.

MUSTAZ'AFLIK SAVUNMA MI?

ALTINOLUK: Kapitalist düzenin iktisâdî hayata şartlarını dayattığı günümüzde Kur’ân’daki “mustaz’af / zayıf düşürülmüş müslüman” ifadesi, bir mâzeret alanı olarak görülebilir mi?

Osman Nûri Topbaş: Böyle bir şey düşünemeyiz. Zira asr-ı saâdet toplumu, ekseriyetle varlıklı bir toplum değildi. Onları yok etmeye çalışan, civarlarındaki müşrik ve gayr-i müslim toplumlar ise, onlardan çok daha varlıklı ve maddî bakımdan güçlü idi. Fakat asr-ı saâdet toplumu, düşmanlarıyla mücâdele edebilmek için, madden güçlenelim diye gayr-i müslim kabileler gibi fâize, tefeciliğe, haksız kazanca yönelmedi. Hattâ böyle bir yanlışa en ufak bir meyil göstermedi. Yegâne güç-kuvvet ve kudretin Cenâb-ı Hakk’ın takdir ve taksimiyle olduğuna tevekkül edip sa’y u gayret ettiler. Neticede de muvaffak oldular. En büyük fütûhât, sahâbe zamanında yaşandı. Zira şurası muhakkak ki metafizik güç, yani mânevî güç, maddî gücü dâimâ bertarâf eder. Âyet-i kerîmede:

“…Nice az sayıda bir topluluk, Allâh’ın izniyle çok sayıdaki topluluğa gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 249) buyruluyor. Yine Fâtiha Sûresi’ndeki; “(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den yardım bekleriz.” (el-Fâtiha, 5) âyet-i kerîmesi muktezâsınca biz de ne kadar Allâh’a itaat üzere olabilirsek Cenâb-ı Hakk’ın bize yardımı da o nisbette olur.

İnsan, terbiyeye muhtaçtır. Bunun için toplumların câhiliye devirlerinde en büyük insan terbiyecileri olarak peygamberler gönderilmiştir. En büyük câhiliye devri de Peygamber Efendimiz’in teşrif ettiği devirdir ki, o zamanın iktisâdî şartları bugünün kapitalizminden çok daha beterdi. İnsanlık olarak her şey sıfırlanmıştı. Vicdan olarak sıfırlanmıştı. O zamanın da zenginleri, fakirleri vardı. Kapitalizmden çok daha beter olan bir câhiliye toplumunu, Efendimiz r nasıl istikâmetlendirdi? Allah Rasûlü onları nasıl terbiye etti de bir “Asr-ı Saâdet Toplumu” meydana getirdi? Habeşli Vahşî, ne şekilde Hazret-i Vahşî t oldu. Kız çocuklarını annelerinin yüreğinden feryatlar içinde söküp kopararak diri diri gömmeye götüren insanlar, nasıl gözü yaşlı, kalbi merhamet ve şefkatle dolu mü’minler hâline geldi? İşte buna bakmak lâzım.

Kapitalizm gibi, sosyalizm gibi, eski zamanlarda da benzeri sistemler çok gelip geçti.

ZENGİNLİK MÜSLÜMANI BOZAR MI?

ALTINOLUK: Müslümanlara dışarıdan ve içeriden yönelen tenkitleri, yani “zenginleştikçe ölçülerin kaybolduğu, her şeyin mübahlaştığı, paranın herkesi çözdüğü, dünyevîleşme virüsünün zenginleşen müslümanlara da bulaştığı” görüşünü nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Osman Nûri Topbaş: İslâm’ın doğru idrâk edilip lâyıkıyla yaşandığı devirler, bu tenkitlere en güzel cevaptır. Meselâ Ömer bin Abdülaziz’in iki buçuk senelik hilâfet devri ve Osmanlı’nın ilk üç asrı, dıştan gelen tenkitlere karşı en güzel bir cevaptır. Zira dünyevî refah seviyesinin yükselmesine rağmen gönüllerde takvâ duygusu kuvvetli olduğu zaman, insanlar dünyevîleşmiyor, şımarmıyor, cimrileşmiyor; bilâkis toplumda zekât verecek fakir bulamıyorlar.

İçten gelen tenkitlere gelince, buna da Osmanlı’nın son üç asrı ibretli bir örnektir. Allah yolunda hizmet ve gayret heyecanı zayıflayıp dünya muhabbeti gönüllere girmeye başlayınca Cenâb-ı Hak da nîmetini, bereketini, emânetini çekip alıyor.

Cenâb-ı Hak, müslümanlara Allâh’ın yeryüzündeki şahitleri olmayı, ilâhî hakîkatleri gönüllere nakşetmeyi, İslâm’ın yücelmesi yolunda hizmet etmeyi, yani yaşayışlarıyla Allâh’ın dînini temsil ve tebliğ etmeyi vazife olarak veriyor. Bu vazife lâyıkıyla idrâk edilip îfâ edilirse, ne ictimâî buhranlarla karşılaşılır ne de iktisâdî krizlerle. Böyle bir rahmet toplumunda, zâhiren kuraklık, kıtlık ve felâketler bile olsa, yine de bir huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşmaz.

Maddî imkânların en asgarîde olduğu asr-ı saâdet toplumuna baktığımızda, insanlarda bir rûhî buhran görmüyoruz. Fakat nîmetlerin dolup taştığı günümüzde ise, rûhî buhranlar, psikolojik ve psikiyatrik hastalıklar, maalesef had safhaya ulaştı. Çünkü ihtiraslar canavarlaştı, paylaşma ahlâkı zaafa uğradı, yani infak ve cömertlik unutuldu.

Bu sebeple insan rûhunun selâmeti, din ile hayatın mezcolmasına bağlı...

TOPLUM ALANINDA iSLAM YAŞANIRSA

ALTINOLUK: Tasavvuf, toplum zemininde de İslâm’ın hakkıyla yaşanması noktasında nasıl bir donanım sağlar insana?

Osman Nûri Topbaş: Tasavvuf, îmânı “ihsan” gibi yüksek bir şuur ufkuna yükseltmeyi hedefler. Yani Cenâb-ı Hakk’ı görüyormuşçasına ve kendini her an ve her yerde O’nun huzûrunda hissederek, kendini dâimâ ilâhî kameraların gözetimi altında bilerek yaşama şuurunu kazandırır. Pek çok insan kendini yalnız namazda Rabbinin huzûrunda bilir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, -zaman ve mekândan münezzeh olmakla birlikte- her zaman ve mekânda hâzır ve nâzırdır. Zikir ve murâkabe temrinleriyle kalbine seviye kazandırarak bu hakîkati çok daha kuvvetli bir şekilde hisseden bir mü’minin, hayatının her safhasını, ilâhî emir ve nehiylere riâyet gayreti kuşatır. Bu da toplum hayatında İslâm’ın lâyıkıyla yaşanmasının kalbî zeminini hazırlar…

Dipnotlar: 1) Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945. 2) Buhârî, Rikak,

Geceleri İstanbul'u nasıl yakıyorlar, görüyor musunuz? - Dücane CÜNDİOĞLU - 06 Haziran 2009




Bir dağın zirvesinden eteklerine sesleniyor olsaydım da muhataplarım alçakta ve/veya çukurda bulundukları için sesimi yeterince duymasaydılar, bu duruma pek aldırmaz, yaşanan iletişimsizlik sorununu, sınıfıma özgü o kahrolası entelektüel şımarıklıkla izah ederdim. Beni duymuyorlar, duysalar bile anlamıyorlar, şaşıracak ne var der, geçerdim.

Yahut...

Bir kör kuyunun tâ dibinden avazımın çıktığı kadar haykırıp sesimi yukarılarda, tepelerde, zirvelerde, hatta bulutların üstünde dolaştıklarını sananlara iletmek isteseydim de sesimi duymasaydılar, muhtemelen ya kendimi beceriksizlikle suçlardım, ya da onları vicdansızlıkla. Kimbilir belki de yargılarımı "ya-ya da" ile değil, "hem-hem de" kipiyle birbirine bağlar, nöbet yerini terkedenlere sadece gafleti değil, ihaneti de yakıştırırdım.

Oysa ne ben dağın tepesinde, onlarsa eteğindeler, ne de onlar bulutların üstünde, bense kuyunun dibindeyim. Bilâkis her iki taraf da aynı dünyanın içindeler, aynı mekânın. Üstelik karşı karşıya. Neredeyse dizlerinin birbirine değeceği kadar yakınlar.

Garip olan da burası. Sesim yine duyulmuyor. Sanki boşa konuşuyorum; boşuna konuşuyorum.

Hakikat de böyle mi bilemiyorum, lâkin hissiyatım aynen böyle. Sanırım, bu yüzden, son kez konuşuyorum.

* * *
Her büyük şehir gibi İstanbul da aydınlatılıyor. Neredeyse yirmi yıldır camiileriyle, saraylarıyla, tarihî yapılarıyla ışıklandırılan bir şehir artık İstanbul.

Reng-â-renk.

VE boğaz köprüsüyle.

Geceler artık karanlık değil. Aksine apaydınlık. Muazzam bir ses ve ışık gürültüsüyle İstanbul'un göğsüne çöken bizzat gecenin kendisi çünkü.

Milyonlarca parmak milyonlarca düğmeye hep aynı anda basıyor. Kornaya basar gibi. İnatla. İştahla. Hınçla.

İstanbul her akşam floresan lambası gibi yanıyor. Floresan beyazlığında yanıyor. Ampüle inat. Bazen iki beyaz, çiğ seslerine aldırmadan birlikte düet de yapıyorlar.

* * *
Beyazın daha kaç tonu vardır, bilir misiniz?

Hele bir de siyahın.

Siyahın, karanın, karanlığın değerini bilir misiniz? Hangi siyahın hangi beyaza yakıştığını tahmin edebilir misiniz?

Geceleri Süleymaniye Camii'ni görünür kılan ışığın rengini merak edip o ışığı Sultanahmet Camii'ni bürüyen ışığın beyazıyla karşılaştırmayı hiç denediniz mi? Galata Kulesi'nin ışığıyla ya da?

İstanbul'a reva görülen bu çiğ ışıkları kiminle tartışacağız? Muhatabımız kim?

Beyazların sorumlusu kim?

Rengin sorumlusu? Köprünün üzerindeki tüm cırtlak renklerin?

İstanbul'un?

* * *
Sorumlusu benmişim gibi yazıyorum. Kendimle konuşuyormuş gibi. Hüzünle. Sanki kendi karşıma kendim konmuşum gibi.

* * *
Hangi firmalar, hangi gerekçelerle ve nasıl bir anlayışla aydınlatıyorlar İstanbul'un siluetini? Pek tabii ki İstanbul siluetine damgasını vuran camiilerini, saraylarını, surlarını, tarihî yapılarını?..

Aydınlatmanın, ışıklandırmanın sıhhatini, isabetini-isabetsizliğini tartışmayı bir kenara bırakıp soruyorum, yetkililer hangi rengin niçin tercih edildiğini biliyorlar mı?

Boğaz Köprüsünü kimler, niçin bu zevksiz, mânâsız, duygusuz renklerle ışıklandırıyorlar?

İzni alınmaksızın beyazla kirletilmiş nefret dolu açık mavinin ne işi var o metal şalın üzerinde?

Peşisıra, itile kakıla, sürüklene sürüklene, ardarda sahneye çıkartılan o zavallı lacivertlerin, kırmızıların, yeşillerin, sarıların ne günahı var?

Eminönü altgeçidini tıkabasa dolduran renk cümbüşünü İstanbul'un semalarına kim niçin reva görür?

Niçin o renkler? Niçin o sırayla?

O bayağı terkibin, o düzeysiz kompozisyonun mânâsı ne? Mânâsı ve maksadı?

Seçilen renkler neyi temsil ediyor? Hangi duyguyu? Hangi zevki? Hangi uyumu?

Nitelik ve nicelik. Zaman ve mekân. Bu tercihler hangi estetik zevkin mahsulü? Hangi mühendisin? Hangi bürokratın?

* * *
Renklerin bir anlamı vardır, temsil ettiği bir değer, bir duygu. Yanyana gelişleri dahî gelişi-güzel olmaz; nisbet ister, münasebet ister, tenasüb ister. Oranlarıyla, geçişleriyle, omuz omuza verişleriyle. Renkler de fesahat ve belâğat ister. Şiir gibi. Şiiriyet gibi.

Gerekçelendirilmedikçe, Boğaz Köprüsü'nü aydınlatmak /ışıklandırmak için tercih edilen renk tayfını, nazar ve temâşâya saygı duymayan bir hoyratlığın mahsulü görmekte herhalde mazur sayılırım.

Yetkililerden bu soruna dair nezahet ve nezaket, halktan ve aydınlardan ise destek ve duyarlılık bekliyorum.

Kendim için değil, İstanbul için.

Boğazı örten o metal şalın haysiyetini ele güne karşı korumak için.

Güvenli Bağlanma - Harlow'un Maymunları - (Türkçe) - (Davranış Bilimleri Enstitüsü)


Geçen hafta bağlanmanın doğası, yaşamımızda ne kadar önemli yeri olduğu, bağlanmanın oluşumunda meydana gelecek tersliklerin neye mal olabileceği üzerinde duracağımızı söylemiş ve anneçocuk ilişkisi söz konusu olduğunda, eğitimi ve pratiği derinden etkilemiş Psikolog Harry Harlow'un araştırmalarını özetlemeğe çalışmıştık.

Harlow, bebek maymunları 'süt veren telden yapılma anneyle' ve 'süt vermeyen ama yumuşak kumaşlarla kaplı anneyle' bir odaya koydu. Küçük maymunlar, metalden yapılma 'vekil anneye' sadece acıktıklarında yaklaştılar ve karınlarını doyurur doyurmaz da kumaştan yapılma 'vekil annenin' yanına giderek tüm zamanlarını onunla geçirmeye başladılar.

Bu şaşırtıcı bir sonuçtu çünkü o zamanki yaygın inanış; insanlar arası kurulan tüm bağların, ortak içgüdüsel dürtülerin (açlık, susuzluk, cinsellik, korunma-barınma vs.) sonucu olduğu idi. Kısacası, duygusal bağın oluşabilmesi için açlık ve susuzluk dürtüsünün tatmin edilmesi gerekiyordu.

Yukarıdaki deneyle anlıyoruz ki bu görüş, annebebek arasında kurulan bağı açıklamak için yetersiz kalıyor. Bu bağ (buna sevgi de diyebiliriz) ancak anne ve bebeğin yakın bedensel temas kurmasıyla sağlanabilir. Kısacası Harlow, sevginin ve bağlanmanın tat alma ile değil, dokunma ile ilgili olduğunu vurguluyordu.

Bebeğin Eğitimi 

1930 - 1950 arasında çocuk yetiştirme anlayışı, çocuğa karşı soğuk ve mesafeli olunmasını öğütlüyordu. Pediatrist Dr. Benjamin Spock (kitabı halen çok satar), annelerin belli bir emzirme programına uyması gerektiğini ortaya atmıştı. Skinner'a göre çocuğun ağlamasını kesmek için ödül ve ceza kullanılmalıydı. Örneğin çocuğu, ağladığında kucağa almayarak yani ağlamasını ödüllendirmeyerek bir süre sonra ağlamaması sağlanmalıydı.

Harlow bunu da test etti. Yavru maymunun bağlandığı anne su fışkırttı, demir çubuklarla yavruları yaraladı. Buna rağmen yavrular, karınları tokken bile 'Cadı Anne'den vazgeçemiyordu. Sevginin gücü bu olmalıydı. Bu deneyde Harlow, Skinner'ın teorisini sarsmıştı. Yavru maymunlar, ceza veren 'Cadı Anne'ye bağlanmıştı.

Bebeklerin kucağa alınmaya, okşanmaya, kısacası anne sevgisini hissetmeye ve bağlanmaya ihtiyacı vardı. Harlow, soğuk ve kuralları belli çocuk yetiştirme anlayışını kökünden sarsmıştı.

Harlow'un en sarsıcı açıklamalarından biri de "önemli olanın sevgi ve bağ kurmak olduğuyla emzirmenin çalışan orta sınıf anneler için lüks sayılabileceği"ydi. Yani Harlow'a göre annenin artık evde çocuklara bakması gerekmiyordu çünkü anne veya babanın çocuğa sevgi vermesi yeterliydi. Bir de şunu ekledi: "Çocuğun temel ihtiyacı sevgidir ve bunun ille de anne tarafından verilmesi gerekmez."

Bu konuşma, 60'ların Amerika'sında eğitim görmüş, bir süre çalışma hayatında aktif rol oynamış, sonra da evlenerek kendini çocuklarına ve kocasına adamış pek çok kadının yeniden iş gücüne katılımında etkili oldu. CBS gibi televizyon kanalları Harlow'un deneylerinin pratikteki sosyal sonuçları hakkında belgeseller yayınladı. Feminist akım da bu sonuçlardan etkilendi.

Ancak işler laboratuarda Harlow'un beklediği gibi gelişmedi. Harlow "Yumuşak kumaştan" 'vekil anne' yanında büyüyen maymunlarını çiftleşmeleri için dışarı çıkardığında beklemediği bir durumla karşılaştı. Maymunlar saldırgan anti-sosyal davranışlar sergiliyor, çiftleşmek bir yana dişi maymunlar erkeklere saldırıyor ve ne erkek ne de dişi maymunlar hiçbir düzeyde birbirleriyle yakınlık kuramıyorlardı. Harlow hayal kırıklığına uğramıştı çünkü o, bütün deneylerinin sonuçlarını yorumlarken hep "yumuşak vekil annenin" gerçek anne yerine geçtiğini varsaymıştı.

Harlow bir yerlerde büyük bir hata yaptığını kabul ediyordu. Bu sonucu yorumlarken "gerçek annenin yerine peluştan da yapılmış olsabir vekil annenin geçebileceğini varsaymak yanlıştı" dedi.

Temas, Hareket ve Oyun 

Bunun üzerine Harlow yeni bir deney yaptı. Peluştan yapılma 'vekil anne'yi hareket edebilen ve sallanabilen bir duruma getirdi. Bebekler, vekil anneleriyle hem yakınlık kuruyor hem de oynayabiliyordu. Bu deneyin sonucunda Harlow, normal bir çocuk yetiştirmek için sadece temasın yetmediğini, temas, hareket ve oyunun bir arada olması gerektiğini gördü. Üstelik bu oyun süresi, deney boyunca günde yarım saat ile kısıtlanmıştı. İlerde normal birer ergen olabilme
leri için bebek maymunların günde yarım saat peluş vekil anneleriyle oynamaları yetmişti. Sadece temas kuran ama oyun ve hareketten mahrum kalan yavrular ise ergenliğe ulaştıklarında antisosyal davranış göstermeye devam ettiler.

Peluştan vekil anneyle ama aslında annesiz büyümüş sayılabilecek yetişkin ve anti-sosyal maymunları (zorla da olsa) çiftleştirdiğinde ve yavrular dünyaya gelmeye başladığında, bu annelerin bir kısmı yavrularını öldürürken, diğer bir kısmı da yavrularına ilgisiz davranıyordu. Çok az bir kısmı ise yeterli düzeyde annelik yapabilmişti.

Bugün yeni doğan bebekler ilk anda annelerinin karnına koyuluyorsa, yetiştirme yurtlarında çocuklara sadece yemek vermenin yeterli olmayacağı bakıcılara ve görevlilere öğretiliyorsa, bütün bunların temeli, büyük ölçüde Harlow'a ve onun deneylerinin sonuçlarına dayanıyor.




Kaynağı görüntülemek için tıklayınızhttp://www.dbe.com.tr/Default.aspx?SectionID=517

The Nature of Love - Harry F. Harlow (En ince ayrıntısıyla Harlow'un Maymun Deneyi)


Love is a wondrous state, deep, tender, and rewarding. Because of its intimate and personal nature it is regarded by some as an improper topic for experimental research. But, whatever our personal feelings may be, our assigned mission as psychologists is to analyze all facets of human and animal behavior into their component variables. So far as love or affection is concerned, psychologists have failed in this mission. The little we know about love does not transcend simple observation, and the little we write about it has been written better by poets and novelists. But of greater concern is the fact that psychologists tend to give progressively less attention to a motive which pervades our entire lives. Psychologists, at least psychologists who write textbooks, not only show no interest in the origin and development of love or affection, but they seem to be unaware of its very existence.

The apparent repression of love by modem psychologists stands in sharp contrast with the attitude taken by many famous and normal people. The word "love" has the highest reference frequency of any word cited in Bartlett's book of Familiar Quotations. It would appear that this emotion has long had a vast interest and fascination for human beings, regardless of the attitude taken by psychologists; but the quotations cited, even by famous and normal people, have a mundane redundancy. These authors and authorities have stolen love from the child and infant and made it the exclusive property of the adolescent and adult.

Thoughtful men, and probably all women, have speculated on the nature of love. From the developmental point of view, the general plan is quite clear: The initial love responses of the human being are those made by the infant to the mother or some mother surrogate. From this intimate attachment of the child to the mother, multiple learned and generalized affectional responses are formed.

Unfortunately, beyond these simple facts we know little about the fundamental variables underlying the formation of affectional responses and little about the mechanisms through which the love of the infant for the mother develops into the multifaceted response patterns characterizing love or affection in the adult. Because of the dearth of experimentation, theories about the fundamental nature of affection have evolved at the level of observation, intuition, and discerning guesswork, whether these have been proposed by psychologists, sociologists, anthropologists, physicians, or psychoanalysts.

The position commonly held by psychologists and sociologists is quite clear: The basic motives are, for the most part, the primary drives -- particularly hunger, thirst, elimination, pain, and sex -- and all other motives, including love or affection, are derived or secondary drives. The mother is associated with the reduction of the primary drives -- particularly hunger, thirst, and pain -- and through learning, affection or love is derived.

It is entirely reasonable to believe that the mother through association with food may become a secondary-reinforcing agent, but this is an inadequate mechanism to account for the persistence of the infant-maternal ties. There is a spate of researches on the formation of secondary reinforcers to hunger and thirst reduction. There can be no question that almost any external stimulus can become a secondary reinforcer if properly associated with tissue-need reduction, but the fact remains that this redundant literature demonstrates unequivocally that such derived drives suffer relatively rapid experimental extinction. Contrariwise, human affection does not extinguish when the mother ceases to have intimate association with the drives in question. Instead, the affectional ties to the mother show a lifelong, unrelenting persistence and, even more surprising, widely expanding generality.

Oddly enough, one of the few psychologists who took a position counter to modern psychological dogma was John B. Watson, who believed that love was an innate emotion elicited by cutaneous stimulation of the erogenous zones. But experimental psychologists, with their peculiar propensity to discover facts that are not true, brushed this theory aside by demonstrating that the human neonate had no differentiable emotions, and they established a fundamental psychological law that prophets are without honor in their own profession.

The psychoanalysts have concerned themselves with the problem of the nature of the development of love in the neonate and infant, using ill and aging human beings as subjects. They have discovered the overwhelming importance of the breast and related this to the oral erotic tendencies developed at an age preceding their subjects' memories. Their theories range from a belief that the infant has an innate need to achieve and suckle at the breast to beliefs not unlike commonly accepted psychological theories. There are exceptions, as seen in the recent writings of John Bowlby, who attributes importance not only to food and thirst satisfaction, but also to "primary object-clinging," a need for intimate physical contact, which is initially associated with the mother.

As far as I know, there exists no direct experimental analysis of the relative importance of the stimulus variables determining the affectional or love responses in the neonatal and infant primate. Unfortunately, the human neonate is a limited experimental subject for such researches because of his inadequate motor capabilities. By the time the human infant's motor responses can be precisely measured, the antecedent determining conditions cannot be defined, having been lost in a jumble and jungle of confounded variables.

Many of these difficulties can be resolved by the use of the neonatal and infant macaque monkey as the subject for the analysis of basic affectional variables. It is possible to make precise measurements in this primate beginning at two to ten days of age, depending upon the maturational status of the individual animal at birth. The macaque infant differs from the human infant in that the monkey is more mature at birth and grows more rapidly; but the basic responses relating to affection, including nursing, contact, clinging, and even visual and auditory exploration, exhibit no fundamental differences in the two species. Even the development of perception, fear, frustration, and learning capability follows very similar sequences in rhesus monkeys and human children.

Three years' experimentation before we started our studies on affection gave us experience with the neonatal monkey. We had separated more than 60 of these animals from their mothers 6 to 12 hours after birth and suckled them on tiny bottles. The infant mortality was only a small fraction of what would have obtained had we let the monkey mothers raise their infants. Our bottle-fed babies were healthier and heavier than monkey-mother-reared infants. We know that we are better monkey mothers than are real monkey mothers thanks to synthetic diets, vitamins, iron extracts, penicillin, chloromycetin, 5% glucose, and constant, tender, loving care.

During the course of these studies we noticed that the laboratory raised babies showed strong attachment to the cloth pads (folded gauze diapers) which were used to cover the hardware-cloth floors of their cages. The infants clung to these pads and engaged in violet temper tantrums when the pads were removed and replaced for sanitary reasons. Such contact-need or responsiveness had been reported previously by Gertrude van Wagenen for the monkey and by Thomas McCulloch and George Haslerud for the chimpanzee and is reminiscent of the devotion often exhibited by human infants to their pillows, blankets, and soft, cuddly stuffed toys. Responsiveness by the one-day-old infant monkey to the cloth pad is shown in Figure 1. The baby, human or monkey, if it is to survive, must clutch at more than a straw.


We had also discovered during some allied observational studies that a baby monkey raised on a bare wire-mesh cage floor survives with difficulty, if at all, during the first five days of life. If a wire-mesh cone is introduced, the baby does better; and, if the cone is covered with terry cloth, husky, healthy, happy babies evolve. It takes more than a baby and a box to make a normal monkey. We were impressed by the possibility that, above and beyond the bubbling fountain of breast or bottle, contact comfort might be a very important variable in the development of the infant's affection for the mother.

At this point we decided to study the development of affectional responses of neonatal and infant monkeys to an artificial, inanimate mother, and so we built a surrogate mother which we hoped and believed would be a good surrogate mother. In devising this surrogate mother we were dependent neither upon the capriciousness of evolutionary processes nor upon mutations produced by chance radioactive fallout. Instead, we designed the mother surrogate in terms of modem human engineering principles (Figure 3). We produced a perfectly proportioned, streamlined body stripped of unnecessary bulges and appendices. Redundancy in the surrogate mother's system was avoided by reducing the number of breasts from two to one and placing this unibreast in an upper-thoracic, sagittal position, thus maximizing the natural and known perceptual-motor capabilities of the infant operator. The surrogate was made from a block of wood, covered with sponge rubber, and sheathed in tan cotton terry cloth. A light bulb behind her radiated heat. The result was a mother, soft, warm, and tender, a mother with infinite patience, a mother available twenty-four hours a day, a mother that never scolded her infant and never struck or bit her baby in anger. Furthermore, we designed a mother-machine with maximal maintenance efficiency since failure of any system or function could be resolved by the simple substitution of black boxes and new component parts. It is our opinion that we engineered a very superior monkey mother, although this position is not held universally by the monkey fathers.

Before beginning our initial experiment we also designed and constructed a second mother surrogate, a surrogate in which we deliberately built less than the maximal capability for contact comfort. This surrogate mother is illustrated in Figure 4. She is made of wire-mesh, a substance entirely adequate to provide postural support and nursing capability, and she is warmed by radiant heat. Her body differs in no essential way from that of the cloth mother surrogate other than in the quality of the contact comfort which she can supply. In our initial experiment, the dual mother-surrogate condition, a cloth mother and a wire mother were placed in different cubicles attached to the infant's living cage as shown in Figure 4. For four newborn monkeys the cloth mother lactated and the wire mother did not; and, for the other four, this condition was reversed. In either condition the infant received all its milk through the mother surrogate as soon as it was able to maintain itself in this way, a capability achieved within two or three days except in the case of very immature infants. Supplementary feedings were given until the milk intake from the mother surrogate was adequate. Thus, the experiment was designed as a test of the relative importance of the variables of contact comfort and nursing comfort. During the first 14 days of life the monkey's cage floor was covered with a heating pad wrapped in a folded gauze diaper, and thereafter the cage floor was bare. The infants were always free to leave the heating pad or cage floor to contact either mother, and the time spent on the surrogate mothers was automatically recorded. Figure 5 shows the total time spent cloth and wire mothers under the two conditions of feeding. These data make it obvious that contact comfort is a variable of overwhelming importance in the development of affectional response, whereas lactation is a variable of negligible importance. With age and opportunity to learn, subjects with the lactating wire mother showed decreasing responsiveness to her and increasing responsiveness to the nonlactating cloth mother, a finding completely contrary to any interpretation of derived drive in which the mother-form becomes conditioned to hunger-thirst reduction. The persistence of these differential responses throughout 165 consecutive days of testing is evident in Figure 6.


























One control group of neonatal monkeys was raised on a single wire mother, and a second control group was raised on a single cloth mother. There were no differences between these two groups in amount of milk ingested or in weight gain. The only difference between the two groups lay in the composition of the feces, the softer stools of the wire-mother infants suggesting psychosomatic involvement. The wire mother is biologically adequate but psychologically inept.

We were not surprised to discover that contact comfort was an important basic affectional or love variable, but we did not expect it to overshadow so completely the variable of nursing; indeed; indeed, the disparity is so great as to suggest that the primary function of nursing as an affectional variable is that of insuring frequent and intimate body contact of the infant with the mother. Certainly, man cannot live by milk alone. Love is an emotion that does not need to be bottle- or spoon-fed, and we may be sure that there is nothing to be gained by giving lip service to love.

A charming lady once heard me describe these experiments and, when I subsequently talked to her, her face brightened with sudden insight: "Now I know what's wrong with me," she said, "I'm just a wire mother." Perhaps she was lucky. She might have been a wire wife.

One function of the real mother, human or subhuman, and presumably of a mother surrogate, is to provide a haven of safety for the infant in times of fear and danger. The frightened or ailing child clings to its mother, not its father; and this selective responsiveness in times of distress, disturbance, or danger may be used as a measure of the strength of affectional bonds. We have tested this kind of differential responsiveness by presenting to the infants in their cages, in the presence of the two mothers, various fear-producing stimuli such as the moving toy bear illustrated in Figure 13. A typical response to a fear stimulus is shown in Figure 14, and the data on differential responsiveness are presented in Figure 15. It is apparent that the cloth mother is highly preferred over the wire one, and this differential selectivity is enhanced by age and experience. In this situation, the variable of nursing appears to be of absolutely no importance: the infant consistently seeks the soft mother surrogate regardless of nursing condition.


Similarly, the mother or mother surrogate provides its young with a source of security, and this role or function is seen with special clarity when mother and child are in a strange situation. At the present time we have completed tests for this relationship on four of our eight baby monkeys assigned to the dual mother-surrogate condition by introducing them for three minutes into the strange environment of a room measuring six feet by six feet by six feet (also called the "open-field test") and containing multiple stimuli known to elicit curiosity-manipulatory responses in baby monkeys. The subjects were placed in this situation twice a week for eight weeks with no mother surrogate present during alternate sessions and the cloth mother present during the others. A cloth diaper was always available as one of the stimuli throughout all sessions. After one or two adaptation sessions, the infants always rushed to the mother surrogate when she was present and clutched her, rubbed their bodies against her, and frequently manipulated her body and face. After a few additional sessions, the infants began to use the mother surrogate as a source of security, a base of operations. As is shown in Figures 16 and 17, they would explore and manipulate a stimulus and then return to the mother before adventuring again into the strange new world. The behavior of these infants was quite different when the mother was absent from the room. Frequently they would freeze in a crouched position, as is illustrated in Figures 18 and 19. Emotionality indices such as vocalization, crouching, rocking, and sucking increased sharply. Total emotionality score was cut in half when the mother was present. In the absence of the mother some of the experimental monkeys would rush to the center of the room where the mother was customarily placed and then run rapidly from object to object, screaming and crying all the while. Continuous, frantic clutching of their bodies was very common, even when not in the crouching position. These monkeys frequently contacted and clutched the cloth diaper, but this action never pacified them. The same behavior occurred in the presence of the wire mother. No difference between the cloth-mother-fed and wire-mother-fed infants was demonstrated under either condition. Four control infants never raised with a mother surrogate showed the same emotionality scores when the mother was absent as the experimental infants showed in the absence of the mother, but the controls' scores were slightly larger in the presence of the mother surrogate than in her absence.




Some years ago Robert Butler demonstrated that mature monkeys enclosed in a dimly lighted box would open and reopen a door hour after hour for no other reward than that of looking outside the box. We now have data indicating that neonatal monkeys show this same compulsive visual curiosity on their first test day in an adaptation of the Butler apparatus which we call the "love machine," an apparatus designed to measure love. Usually these tests are begun when the monkey is 10 days of age, but this same persistent visual exploration has been obtained in a three-day-old monkey during the first half-hour of testing. Butler also demonstrated that rhesus monkeys show selectivity in rate and frequency of door-opening to stimuli of differential attractiveness in the visual field outside the box. We have utilized this principle of response selectivity by the monkey to measure strength of affectional responsiveness in our infants in the baby version of the Butler box. The test sequence involves four repetitions of a test battery in which four stimuli -- cloth mother, wire mother, infant monkey, and empty box -- are presented for a 30-minute period on successive days. The first four subjects in the dual mother-surrogate group were given a single test sequence at 40 to 50 days of age, depending upon the availability of the apparatus, and only their data are presented. The second set of four subjects is being given repetitive tests to obtain information relating to the development of visual exploration. The apparatus is illustrated in Figure 21. The data obtained from the first four infants raised with the two mother surrogates are presented in the middle graph of Figure 22 and show approximately equal responding to the cloth mother and another infant monkey, and no greater responsiveness to the wire mother than to an empty box. Again, the results are independent of the kind of mother that lactated, cloth or wire. The same results are found for a control group raised, but not fed, on a single cloth mother; these data appear in the graph on the right. Contrariwise, the graph on the left shows no differential responsiveness to cloth and wire mothers by a second control group, which was not raised on any mother surrogate. We can be certain that not all love is blind.


The first four infant monkeys in the dual mother-surrogate group were separated from their mothers between 165 and 170 days of age and tested for retention during the following 9 days and then at 30-day intervals for six successive months. Affectional retention as measured by the modified Butler box is given in Figure 23. In keeping with the data obtained on adult monkeys by Butler, we find a high rate of responding to any stimulus, even the empty box. But throughout the entire 185-day retention period there is a consistent and significant difference in response frequency to the cloth mother contrasted with either the wire mother or the empty box, and no consistent difference between wire mother and empty box.


Affectional retention was also tested in the open field during the first 9 days after separation and then at 30-day intervals, and each test condition was run twice at each retention interval. The infant's behavior differed from that observed during the period preceding separation. When the cloth mother was present in the post-separation period, the babies rushed to her, climbed up, clung tightly to her, and rubbed their heads and faces against her body. After this initial embrace and reunion, they played on the mother, including biting and tearing at her cloth cover; but they rarely made any attempt to leave her during the test period, nor did they manipulate or play with the objects in the room, in contrast with their behavior before maternal separation. The only exception was the occasional monkey that left the mother surrogate momentarily, grasped the folded piece of paper (one of the standard stimuli in the field), and brought it quickly back to the mother. It appeared that deprivation had enhanced the tie to the mother and rendered the contact-comfort need so prepotent that need for the mother overwhelmed the exploratory motives during the brief, three-minute test sessions. No change in these behaviors was observed throughout the 185-day period. When the mother was absent from the open field, the behavior of the infants was similar in the initial retention test to that during the preseparation tests; but they tended to show gradual adaptation to the open-field situation with repeated testing and, consequently, a reduction in their emotionality scores.

In the last five retention test periods, an additional test was introduced in which the surrogate mother was placed in the center of the room and covered with a clear Plexiglas box. The monkeys were initially disturbed and frustrated when their explorations and manipulations of the box failed to provide contact with the mother. However, all animals adapted to the situation rather rapidly. Soon they used the box as a place of orientation for exploratory and play behavior, made frequent contacts with the objects in the field, and very often brought these objects to the Plexiglas box. The emotionality index was slightly higher than in the condition of the available cloth mothers, but it in no way approached the emotionality level displayed when the cloth mother was absent. Obviously, the infant monkeys gained emotional security by the presence of the mother even though contact was denied.

Affectional retention has also been measured by tests in which the monkey must unfasten a three-device mechanical puzzle to obtain entrance into a compartment containing the mother surrogate. All the trials are initiated by allowing the infant to go through an unlocked door, and in half the trials it finds the mother present and in half, an empty compartment. The door is then locked and a ten-minute test conducted. In tests given prior to separation from the surrogate mothers, some of the infants had solved this puzzle and others had failed. The data of Figure 24 show that on the last test before separation there were no differences in total manipulation under mother-present and mother-absent conditions, but striking differences exist between the two conditions throughout the post-separation test periods. Again, there is no interaction with conditions of feeding.




The over-all picture obtained from surveying the retention data is unequivocal. There is little, if any, waning of responsiveness to the mother throughout this five-month period as indicated by any measure. It becomes perfectly obvious that this affectional bond is highly resistant to forgetting and that it can be retained for very long periods of time by relatively infrequent contact reinforcement. During the next year, retention tests will be conducted at 90-day intervals, and further plans are dependent upon the results obtained. It would appear that affectional responses may show as much resistance to extinction as has been previously demonstrated for learned fears and learned pain, and such data would be in keeping with those of common human observation.

The infant's responses to the mother surrogate in the fear tests, the open-field situation, and the baby Butler box and the responses on the retention tests cannot be described adequately with words. For supplementary information we turn to the motion picture record. (At this point a 20-minute film was presented illustrating and supplementing the behaviors described thus far in the address.)

We have already described the group of four control infants that had never lived in the presence of any mother surrogate and had demonstrated no sign of affection or security in the presence of the cloth mothers introduced in test sessions. When these infants reached the age of 250 days, cubicles containing both a cloth mother and a wire mother were attached to their cages. There was no lactation in these mothers, for the monkeys were on a solid-food diet. The initial reaction of the monkeys to the alterations was one of extreme disturbance. All the infants screamed violently and made repeated attempts to escape the cage whenever the door was opened. They kept a maximum distance from the mother surrogates and exhibited a considerable amount of rocking and crouching behavior, indicative of emotionality. Our first thought was that the critical period for the development of maternally directed affection had passed and that these macaque children were doomed to live as affectional orphans. Fortunately, these behaviors continued for only 12 to 48 hours and then gradually ebbed, changing from indifference to active contact on, and exploration of, the surrogates. The home-cage behavior of these control monkeys slowly became similar to that of the animals raised with the mother surrogates from birth. Their manipulation and play on the cloth mother became progressively more vigorous to the point of actual mutilation, particularly during the morning after the cloth mother had been given her daily change of terry covering. The control subjects were now actively running to the cloth mother when frightened and had to be coaxed from her to be taken from the cage for formal testing.

Objective evidence of these changing behaviors is given in Figure 25, which plots the amount of time these infants spent on the mother surrogates. Within 10 days mean contact time is approximately nine hours, and this measure remains relatively constant throughout the next 30 days. Consistent with the results on the subjects reared from birth with dual mothers, these late-adopted infants spent less than one and one-half hours per day in contact with the wire mothers, and this activity level was relatively constant throughout the test sessions. Although the maximum time that the control monkeys spent on the cloth mother was only about half that Spent by the original dual mother-surrogate group, we cannot be sure that this discrepancy is a function of differential early experience. The control monkeys were about three months older when the mothers were attached to their cages than the experimental animals had been when their mothers were removed and the retention tests begun. Thus, we do not know what the amount of contact would be for a 250-day-old animal raised from birth with surrogate mothers. Nevertheless, the magnitude of the differences and the fact that the contact-time curves for the mothered-from-birth infants had remained constant for almost 150 days suggest that early experience with the mother is a variable of measurable importance.


The control group has also been tested for differential visual exploration after the introduction of the cloth and wire mothers; these behaviors are plotted in Figure 26. By the second test session a high level of exploratory behavior had developed, and the responsiveness to the wire mother and the empty box is significantly greater than that to the cloth mother. This is probably not an artifact since there is every reason to believe that the face of the cloth mother is a fear stimulus to most monkeys that have not had extensive experience with this object during the first 40 to 60 days of life. Within the third test session a sharp change in trend occurs, and the cloth mother is then more frequently viewed than the wire mother or the blank box; this trend continues during the fourth session, producing a significant preference for the cloth mother.


Before the introduction of the mother surrogate into the home-cage situation, only one of the four control monkeys had ever contacted the cloth mother in the open-field tests. In general, the surrogate mother not only gave the infants no security, but instead appeared to serve as a fear stimulus. The emotionality scores of these control subjects were slightly higher during the mother-present test sessions than during the mother-absent test sessions. These behaviors were changed radically by the fourth post-introduction test approximately 60 days later. In the absence of the cloth mothers the emotionality index in this fourth test remains near the earlier level, but the score is reduced by half when the mother is present, a result strikingly similar to that found for infants raised with the dual mother-surrogates from birth. The control infants now show increasing object exploration and play behavior, and they begin to use the mother as a base of operations, as did the infants raised from birth with the mother surrogates. However, there are still definite differences in the behavior of the two groups. The control infants do not rush directly to the mother and clutch her violently; but instead they go toward, and orient around, her, usually after an initial period during which they frequently show disturbed behavior, exploratory behavior, or both.

That the control monkeys develop affection or love for the cloth mother when she is introduced into the cage at 250 days of age cannot be questioned. There is every reason to believe, however, that this interval of delay depresses the intensity of the affectional response below that of the infant monkeys that were surrogate-mothered from birth onward. In interpreting these data it is well to remember that the control monkeys had had continuous opportunity to observe and hear other monkeys housed in adjacent cages and that they had had limited opportunity to view and contact surrogate mothers in the test situations, even though they did not exploit the opportunities.

During the last two years we have observed the behavior of two infants raised by their own mothers. Love for the real mother and love for the surrogate mother appear to be very similar. The baby macaque spends many hours a day clinging to its real mother. If away from the mother when frightened, it rushes to her and in her presence shows comfort and composure. As far as we can observe, the infant monkey's affection for the real mother is strong, but no stronger than that of the experimental monkey for the surrogate cloth mother, and the security that the infant gains from the presence of the real mother is no greater than the security it gains from a cloth surrogate. Next year we hope to put this problem to final, definitive, experimental test. But, whether the mother is real or a cloth surrogate, there does develop a deep and abiding bond between mother and child. In one case it may be the call of the wild and in the other the McCall of civilization, but in both cases there is "togetherness."

In spite of the importance of contact comfort, there is reason to believe that other variables of measurable importance will be discovered. Postural support may be such a variable, and it has been suggested that, when we build arms into the mother surrogate, 10 is the minimal number required to provide adequate child care. Rocking motion may be such a variable, and we are comparing rocking and stationary mother surrogates and inclined planes. The differential responsiveness to cloth mother and cloth-covered inclined plane suggests that clinging as well as contact is an affectional variable of importance. Sounds, particularly natural, maternal sounds, may operate as either unlearned or learned affectional variables. Visual responsiveness may be such a variable, and it is possible that some semblance of visual imprinting may develop in the neonatal monkey. There are indications that this becomes a variable of importance during the course of infancy through some maturational process.

John Bowlby has suggested that there is an affectional variable which he calls "primary object following," characterized by visual and oral search of the mother's face. Our surrogate-mother-raised baby monkeys are at first inattentive to her face, as are human neonates to human mother faces. But by 30 days of age ever-increasing responsiveness to the mother's face appears -- whether through learning, maturation, or both -- and we have reason to believe that the face becomes an object of special attention.

Our first surrogate-mother-raised baby had a mother whose head was just a ball of wood since the baby was a month early and we had not had time to design a more esthetic head and face. This baby had contact with the blank-faced mother for 180 days and was then placed with two cloth mothers, one motionless and one rocking, both being endowed with painted, ornamented faces. To our surprise the animal would compulsively rotate both faces 180 degrees so that it viewed only a round, smooth face and never the painted, ornamented face. Furthermore, it would do this as long as the patience of the experimenter in reorienting the faces persisted. The monkey showed no sign of fear or anxiety, but it showed unlimited persistence. Subsequently it improved its technique, compulsively removing the heads and rolling them into its cage as fast as they were returned. We are intrigued by this observation, and we plan to examine systematically the role of the mother face in the development of infant-monkey affections. Indeed, these observations suggest the need for a series of ethological-type researches on the two-faced female.

Although we have made no attempts thus far to study the generalization of infant-macaque affection or love, the techniques which we have developed offer promise in this uncharted field. Beyond this, there are few if any technical difficulties in studying the affection of the actual, living mother for the child, and the techniques developed can be utilized and expanded for the analysis and developmental study of father-infant and infant-infant affection.

Since we can measure neonatal and infant affectional responses to mother surrogates, and since we know they are strong and persisting, we are in a position to assess the effects of feeding and contactual schedules; consistency and inconsistency in the mother surrogates; and early, intermediate, and late maternal deprivation. Again, we have here a family of problems of fundamental interest and theoretical importance.

If the researches completed and proposed make a contribution, I shall be grateful; but I have also given full thought to possible practical applications. The socioeconomic demands of the present and the threatened socioeconomic demands of the future have led the American woman to displace, or threaten to displace, the American man in science and industry. If this process continues, the problem of proper child-rearing practices faces us with startling clarity. It is cheering in view of this trend to realize that the American male is physically endowed with all the really essential equipment to compete with the American female on equal terms in one essential activity: the rearing of infants. We now know that women in the working classes are not needed in the home because of their primary mammalian capabilities; and it is possible that in the foreseeable future neonatal nursing will not be regarded as a necessity, but as a luxury ---to use Veblen's term -- a form of conspicuous consumption limited perhaps to the upper classes. But whatever course history may take, it is comforting to know that we are now in contact with the nature of love.