21 Mayıs 2013 Salı

Ayasofya ile Washington Anıtı’nı buluşturan imza - Mustafa Armağan - 19 Mayıs 2013


İlginç günlerden geçiyoruz. Bir yandan Dan Brown’ın son romanında Ayasofya’nın sırrı gündeme geliyor, diğer yandan Başbakan Erdoğan Washington Anıtı’ndaki Osmanlı sırrını açıklıyor.

Binlerce kilometre uzaklıktaki iki eser aynı günlerde hafızamızın tozlu yollarında buluşuyor.

Madem sırdan bahis açıldı, yenisini ekleyelim: Ayasofya Camii’ndeki tabloların altındaki imza ile Washington Anıtı’ndaki Osmanlı kitabesinin altındaki imza aynı kişiye aittir ve kader, her iki eseri birbirine bağlayan halkayı, bir Tosyalı sanatkârın mahir ellerine bağışlamıştır. Aşağıda bu ortak halkanın hikâyesini bulacaksınız.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’daki yemekte Washington Anıtı’nda bulunan Sultan Abdülmecid’in kitabesini gündeme getirerek dostluğumuzun “kadim” bir köke dayandığını söylemesi anlamlıydı.

Washington’un merkezinde, Capitol’ün tam karşısına düşen ucu sivri bir dikilitaş vardır. Sultanahmet Meydanı’nda Mısır’dan getirilmiş atasını gördüğümüz bu dikilitaşın boyunun tam 169 metre, yani yaklaşık 60 katlı bir gökdelen yüksekliğinde olduğunu söylemek, cesametini gözünüzde canlandırmanız için yeterlidir. Denildiğine göre yapıldığı tarihte Washington’da ondan daha yüksek bina yokmuş.

Anıtın yapımı 1783’te düşünülmüş, temeline ilk taş 1848 yılında konulmuş. Ancak iç savaş yüzünden açılışı 1885 yılına kadar gerçekleştirilememiş. Yakınlarda meydana gelen bir deprem sebebiyle ziyarete kapalı bulunan anıtın içinde, asansörle değil de 898 basamaklı merdivenlerinden çıkabilseydiniz, sizi sürprizlerle karşılayacak objeler bulacaktınız. 342. basamakta, yani 17. katta sizi bir sürpriz beklemektedir. İstanbul’da örneklerini çok gördüğünüz mermer üzerine nefis bir talik yazıyla işlenmiş kitabe ve üzerindeki tuğra, ziyaretçilere, 160 yıl önce Marmara Adası’ndan nasıl itinayla kesildiğinden başlayıp 1854’ün bir nisan günü Washington’a “Arctic” adlı yelkenli bir gemiyle nasıl ulaştığına varıncaya kadarki hikâyesini anlatma hevesindedir.

Yolunuz düşerse bilin ki, Washington nam şehirde yalnız değilsiniz. Sultan Abdülmecid Han da, hattatların kutbu Kazasker Mustafa İzzet Efendi de, divan şairimiz Şeyh Galib’in süt oğlu olup binalara ve olaylara tarih düşürmesiyle meşhur Ziver Paşa da, tuğralarıyla efsaneleşen Haşim Efendi de sizi beklemektedir.


Washington Anıtı’ndaki kitabe (üstte). Ayasofya Camii’nin bu eski gravüründe bugünkü Kazasker levhalarının yerinde Teknecizade’nin kare levhaları görülüyor.


Washington Anıtı’na hem kendi eyaletlerinden hem de başka devletlerden birer hatıra taşı veya kitabe koymak isteyen ABD yetkilileri, 1853 yılında J.P. Brown adlı elçisi vasıtasıyla Osmanlı hükümetine taleplerini bildirirler. Talep kabul edilir ve kitabeye kazınacak beyti yazma görevi Ziver Paşa’ya verilir. Sıra mermere kazıma (hâk) işlemindedir. Bu iş de Kazasker İzzet Efendi’ye yaptırılmış, Haşim Efendi’nin hazır bir tuğrasının kalıbı alınarak Abdülmecid’in tuğrası kazınmış. Kitabenin toplam 3.750 kuruşa (bugünkü rayiçle 10 bin lirayı aşkın bir paraya) mal olduğunu biliyoruz. İşin ilginç yanı, diğer ülkelerin kitabelerinde George Washington övülürken, Osmanlı kitabesi, o vakur edasıyla Abdülmecid’in temiz adının ABD ile dostluğun devamını temin için Washington’daki “yüksek taşa” yazıldığını bildirmektedir. Metni şöyledir:

Devâm-ı hılleti te’yid içün Abdülmecid Han’ın

Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da.

‘O zamanlar İstanbul’da büyükelçisi bile bulunmayan ABD’nin aklına, bizden bir kitabe istemek nasıl gelmiş olabilir?’ diye düşünenler çıkacaktır. Bunun cevabını, 1848 ayaklanmalarında Avusturya ve Rusya’ya karşı mağdur durumdaki Macar ve Polonyalı mültecilere kucak açan tek adresin Osmanlı oluşunda aramak gerekir.

Kanatlarımızın altına sığınanı geri vermek, bize yakışmazdı. Hatta bu yüzden neredeyse savaş bile açılacaktı. “Savaşsa savaş” dedik, sözümüzün arkasında durduk. İşte bu sırada ABD devreye girdi ve mültecileri kabul edebileceğini bildirdi. Rusya ve Avusturya razı olunca Lui Koşut başta olmak üzere Macar mültecileri ABD’ye gittiler. Her gittikleri yerde Osmanlı Devleti’nin bu kararlı duruş ve yardımlarına teşekkürlerini bildirmeyi ihmal etmediler. Bu olay üzerine ABD kamuoyunda Türklere karşı olumlu bir bakış geliştiğini görürüz. Washington Anıtı’na Osmanlı’dan bir hatıra istenmesi de tam bu sıralara denk düşer.

Anıtta bir Osmanlı kitabesinin ne aradığını açıklığa kavuşturduk ama Kazasker İzzet Efendi’nin Ayasofya macerasına değinmezsek bu yazı eksik kalır.

Burada şu sorulabilir: Kazasker Mustafa İzzet 19. yüzyılda yaşadığına göre ondan önce Ayasofya Camii’nin içindeki levhaların yerinde neler vardı?

Gerçekten de Abdülmecid’in İtalyan Fossati kardeşlere yaptırdığı restorasyon sonrasında konulan Kazasker’in 7,5 metre çapındaki devasa celi sülüs levhalarından önce 17. yüzyıl hattatlarından Teknecizade’nin kare şeklindeki levhaları bulunuyordu. Teknecizade’yi daha çok Yeni Cami’de çini üzerine yazdığı celi sülüs yazılardan tanıyoruz.

Levhaların değiştirilmesinin sebebi, hem hat sanatındaki gelişmelerin Ayasofya’ya yansıtılması, hem de yuvarlak levhaların geometrisinin caminin kavisli çizgilerine daha iyi uyum sağlaması gibi görünüyor.

İzzet Efendi önce mihrabın üzerinde 70-80 cm çapındaki hat levhalarını yazmış, sonra onları talebeleri Şefik Bey ve Ali Efendiler kareleme tekniğiyle büyüterek bu benzersiz büyüklükteki levhaları caminin içinde çalışmak suretiyle meydana getirmişlerdir. Yoksa bu büyüklükteki hat eserlerini kalemle yazmak fiziken imkânsızdır.

Ayasofya 1934’te cami olmaktan çıkarılıp bir Bizans Eserleri Müzesi haline getirilmesi gündeme gelince levhalar yere indirilmiş ve kapılardan çıkarılmak istenmişti. Ancak ne yapıldıysa çıkarmak mümkün olamadı ve adeta levhaların büyük yapılmasındaki “keramet” o zaman anlaşılmış oldu. Uzun süre duvarlara dayalı olarak bekletilen Kazasker hatları, toz toprak ve rutubetten etkilenmeye başlayınca çaresiz eski yerlerine konulmuştur.

İşte Ayasofya’ya da, Washington Anıtı’na da silinmez imzasını atmış olan Kazasker İzzet Efendi’nin kerameti. Hele hayatını anlatsak ‘roman’ olur. Ama bu hayatın levhalarını hakkıyla yazacak Dan Brown nerede?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder