21 Mayıs 2013 Salı

Dünyada ulusal-milli kimlik tartışmaları ve ‘Türk’ kimliği reformu - ŞENER AKTÜRK - 19 Mayıs 2013


Karşılaştırma, sosyal bilimlerin ana yöntemi, dayanağı ve delilidir. Ulusal/milli kimlik ve anayasa tartışmasını eğer bilimsel kaygılarla sürdürmek istiyorsak, benzer sorunları yaşamış ve aşmış olan örneklerle karşılaştırmalar yaparak sürdürmemiz gerekir.

Dünyanın pek çok ülkesinde modern tarihin değişik dönemlerinde, özellikle 20. yüzyıl boyunca, zorla asimilasyon, sürgün, dışlama, kölelik, katliam ve hatta soykırıma kadar varan çeşitli zulüm yöntemleri, devlet tarafından uygulanmıştır. Devletler zulmederken çoğunlukla milli kimliğe dayalı bir söylemi (Alman, Fransız, İspanyol, İtalyan, Amerikan, Arap, Bulgar, Yunan, Türk, vs.) yaptıkları zulmü meşrulaştırıcı bir söylem olarak kullanmışlardır. Mesela Fransızların, sömürge olarak değil, ana vatanın bir parçası olarak gördükleri Cezayir'de yüz binlerce Arap'ı, “Cezayir Fransız'dır” söylemiyle Fransız milliyetçiliği adına öldürmesi; Amerikalıların,
bugün nüfusları 40 milyona yaklaşan zencileri yüzyıllarca köle olarak alıp satması, 1960'lara kadar da yoğun olarak yaşadıkları eyaletlerde beyazlardan ayrı otobüslere, okullara, tuvaletlere, işlere mahkûm etmesi; İspanyolların, İspanya'nın birliği adına Kurtuba, Granada, Seville gibi pek çok şehirde çoğunluğu oluşturan Müslüman ve Yahudileri katletmesi, sürgün etmesi veya zorla Hıristiyanlaştırması; Almanların 1940'larda yedi milyon Yahudiyi  milyonlarca Slav'ı ve on binlerce Çingeneyi Alman milliyetçiliği adına öldürmesi, Bulgarların nüfusun sekizde birini oluşturan Türklerin isimlerini değiştirmesi, dinlerini, dillerini yasak etmesi, gibi...

Ülkelerindeki değişik etnik ve dinî gruplara uyguladıkları zulüm ve dışlama süreçlerinin sonunda Alman, Amerikan, Arap, Bulgar, Fransız, İspanyol, Yunan milleti kavramları, bu zulümlerle özdeşleştiği için, zulmettikleri azınlıklar nezdinde tabiri caizse ‘kirlenmiş' oldu. Bunun üzerine bu ülkelerin demokrat, özgürlükçü, liberal yazar ve entelektüelleri ne yaptılar? “Bizim milli kimliğimiz azınlıklarımız nezdinde zulümle özdeşleşmiş ve hatta etnik bir hüviyet kazanmıştır, artık temizlenmez ve demokratik bir devletin milli kimliği olamaz, milletimizin ismini değiştirmek zorundayız.” demediler. Demiş olanlar varsa da hiçbirisi bu yönde başarı kazanmamış olmalı ki yukarıda isimlerini saydığım ülkeler arasında (Almanya, ABD, Bulgaristan, Fransa, İspanya, Yunanistan, vs.) kuruluşundan bugüne Türkiye'den daha ağır etnik sorunlar, kimlik buhranları ve kimlik temelli şiddet yaşayanlar olduğu halde, hiçbiri milletinin ismini değiştirmedi... Daha demokratik bir yönde değişim gösteren ülkeler milletin ismini değiştirmek yerine, geçmişte devletin milliyetçilik adına yaptığı hataları, suçları ve zulmü kabul ederek, bazıları bu hata ve zulümleri yapanları kamu vicdanında mahkûm ederek, benim de daha önceki tüm yazılarımda Türklük için önerdiğim gibi milli kimliğin ismini değil içeriğini değiştirmiş, milli kimliklerini ülkelerindeki etnik ve dini çoğulculuğu kapsayacak şekilde yeniden tanımlamışlardır. Yahudi ve Çingene soykırımının faili Alman milliyetçiliği olduğu halde, Alman milletinin ismi değiştirilmemiş, gerek Yahudi, Çingene ve Slavlar gibi bin yıldır Almanya'da yaşayanlar gerekse Türkler gibi dört kuşak önce göç etmiş olan etnik ve dinî azınlıklar, etnik kökenlerine ve inançlarına bakılmaksızın kanun önünde eşit birer “Alman” olarak kabul edilmişlerdir. Oysa Alman milli kimliği tarih boyunca devleti ve halkı tarafından son derece etnik bir kimlik olarak tanımlandığı için, siyaset bilimi metodolojisinin diliyle söylemek gerekirse, bir gayri-etnik yeniden tanımlamaya en az müsait olan bir kimlikti, yani “en az olası vaka” idi. Buna rağmen Alman kimliği bile yeniden tanımlanarak günümüzde Almanya'nın resmî milli kimliği olmaya devam etti.

Liberal demokrat aydınlarımızın tamamen coğrafî bir isim olduğunu düşündükleri için beğendiği ve örnek aldığı Amerikan kimliği bile daha düne kadar ırkçı bir içeriğe sahipti. Örneğin Malcolm X 1964'te yaptığı bir konuşmada, “Ben Amerikalı değilim, Amerikanizm'in mağduruyum” diye haykırıyordu çünkü 1964 yılında bile “Amerikan” kimliği beyaz olmakla ve zencilere karşı yüzyıllar boyunca süren zulümle özdeşleşmişti. Bunun sonucu olarak ABD'nin demokrat, özgürlükçü entelektüelleri, kimlik krizini aşmak için ne yaptı? “Amerikan kimliği iki yüzyılı aşkın süredir zencilere yapılan zulümle özdeşleşti, artık temizlenmesi mümkün değil, yeni bir ulusal kimlik ismi icat etmek gerekir.” demediler... Bunun yerine, Amerikalı kimliğini yeniden tanımladılar ve bundan böyle Amerikalı olmanın zenci olmanın inkârı anlamına gelmeyeceğini, zencilerin de “Afrikalı Amerikan” olarak her anlamda eşit vatandaşlar olabilmeleri gerektiğini savundular. İsim değiştirmeden inkârdan vazgeçildi. Bu yaklaşım çok kısa sürede büyük başarı kazandı ve bugün zencilerin çoğunluğu kendini “Afrikalı Amerikan” olarak tanımlıyor, yani hem Afrikalı hem Amerikan kimliğini aynı anda sahipleniyor.

Komşumuz Bulgaristan'ın çoğunluğu Türklerden oluşan Müslüman azınlığının oranı (%12-%13) Türkiye'deki Kürt ve Zaza azınlık toplamına (%15-%16) yakındır. Yine Kürtlerin Türkiye'de yoğun olduğu vilayetler olduğu gibi, Bulgar Türkleri de Edirne'den Haskova üzerinden Kırcaali'ye, Kırklareli'nden Burgaz ve Şumnu üzerinden Razgrad ve Silistre'ye güney ve doğu Bulgaristan'da yoğun olarak yaşar. Binlerce yıldır Bulgaristan coğrafyasında yaşayan, en az altı yüzyıl önce de Müslümanlığı kabul etmiş bu halk, 1989'a kadar devam eden totaliter komünist dönem başta olmak üzere Bulgaristan kurulduğundan (1878) bu yana büyük eziyetlere, devlet zulmüne maruz kalmış, dinleri ve dilleri yasaklanmış, Müslüman isimleri Slav isimleriyle değiştirilmiş, etnik Bulgar oldukları zorla kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu ağır zulüm sonucudur ki 1989'da Türk-Bulgar sınırının açılmasıyla üç günde üç yüz bin Türk, Bulgaristan'dan Türkiye'ye akın etmiştir. Sonrasında, komünist rejimin çöküşüyle beraber Türkler dahil tüm Bulgar halkı yeni, demokratik, çoğulcu bir Bulgaristan'ın inşasına odaklandı. Ama bu süreçte Bulgar milletinin ismi değiştirilmedi, fakat Türklüğün inkârından vazgeçildi.

Türkiye'de de CHP'nin tek parti iktidarı dönemi (1923-1950) ve 12 Eylül askerî diktatörlüğü dönemi (1980-1983) başta olmak üzere, Kürtler dahil etnik kimliklerini kamusal alanda görünür kılmak isteyen pek çok vatandaşa karşı yapılan hukuksuz uygulamalarda ve zulümde, ‘Türklük' kavramı ve Türk milliyetçiliği meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, Alman kimliğinin Çingene, Slav ve Yahudi nezdinde, Amerikan kimliğinin zenci ve Kızılderili nezdinde, Bulgar kimliğinin Türk, Çingene, Pomak nezdinde uğradığı meşruiyet kaybına benzer bir meşruiyet kaybına Türk kimliği de bazı Kürt ve Zaza vatandaşlar nezdinde uğramış görünüyor.

Herhangi bir kimlik, haksız şiddetin ve cinayetlerin kalkanı haline getirildiği anda göreceli bir prestij ve meşruiyet kaybına uğrar şüphesiz. Nasıl ki dünyada Müslüman kimliği El Kaide nedeniyle, Türkiye'de Kürt kimliği PKK nedeniyle zarar gördüyse, bilhassa tek parti rejimi, askerî darbeler ve OHAL döneminde devlet eliyle yapılan haksız ve hukuksuz uygulamalar nedeniyle de Türk kimliği bazı Kürt vatandaşlar nezdinde kirlenmiş olabilir, bu son derece doğaldır. Fakat benim naçizane önerim, kültürel çoğulculuktan ve özgürlükçü demokrasiden yana taraf olanların, var olan milli kimliğin, yani Türk kimliğinin, alabildiğine etnik ve dini çeşitliliğe açılarak, çoğulcu bir kimliğe dönüşümüne destek vermesidir.

Böyle bir kimlik reformunun başarılabilmesi için de başta Kürtçe ve Zazacanın öğretimine imkân tanınması, her bir vilayetin dil ve kültüre ilişkin alanlar dahil daha özerk hale getirilmesi, resmî Türk tarihinin Orta Asya merkezli olarak değil, Türkiye'deki tüm etnik kökenleri ele alarak tüm Anadolu ve çevre bölgelerinin coğrafî tarihi olarak yeniden düzenlenmesi olmak üzere Türklüğü gerçekten pek çok etnik grubun ortak siyasal, coğrafî kimliği olarak tanımlayan reformların yapılması, devlet politikasının bu yönde değişmesi gerekir. Bu reformların en azından bazıları gerçekleşmeden, Kürt ve Zaza vatandaşlarımızın önemli bir kısmının, Türklüğün etnik kökenden bağımsız bir ortak siyasî, coğrafî, vatandaşlık kimliği olduğuna inanacağını beklemek gerçekçi gözükmüyor.  Muhtemeldir ki bu yazdıklarım Türk milliyetçilerinin hoşuna gitmeyecektir, çünkü Türkiye'nin Kürt politikasının Bulgaristan'ın Türklere yönelik politikasıyla karşılaştırılmasının haksızlık olduğunu düşünüyorlar. Yine muhtemeldir ki bu yazdıklarım Kürt milliyetçilerinin de hoşuna gitmeyecektir, çünkü onlar da Türkiye'de Kürtlerin, örneğin Bulgaristan'ın Türklerinden çok daha fazla ve farklı seviyede haklara sahip olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Oysa şu çok açık ki bir samimiyet ve hakkaniyet testi olarak Diyarbakır'da Kürtler için ne istiyorsak, Kırcaali'de Türkler, Mardin'de Araplar, Kerkük'te Türkmenler, Rize'de Lazlar ve Bingöl'de Zazalar için de benzer hakların meşru ve makul olduğunu teslim etmemiz gerekir. Kanaatimce mümkün ve makul olan çözüm yolu, bu iki milliyetçiliğin itirazları arasında ortada bir yerlerde, karşılaştırmalı siyasetin işaret ettiği benzeri örneklerde bulunabilir.

*Yrd. Doç. Dr., Koç Üniversitesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder