22 Mayıs 2013 Çarşamba

Erol Güngör yaşasaydı... - Beşir Ayvazoğlu - 02 Mayıs 2013


Kültür Ocağı Vakfı (KOCAV), çok önemli hizmetlere imza atan seçkin bir vakıf. Süleymaniye’de özenle restore ettirerek kullandığı güzel bir konakta üniversite gibi çalışıyor. Erol Güngör’ün görüşleri istikametinde mutedil bir milliyetçiliği benimseyen vakıf mensupları, bu büyük ilim ve fikir adamını geçen cumartesi günü -başka bir toplantıda bulunmak zorunda olduğum için- dinlemek imkânı bulamadığım bir konferansla andılar.

    Gençlik yıllarımda çok okuduğum yazarlardan biri de rahmetli Erol Güngör’dü; Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, Tasavvufun Bugünkü Meseleleri gibi kitapları elimden düşmez, gazete ve dergilerdeki yazılarını kaçırmamaya çalışırdım. En zor meselelerde bile düşüncelerini son derece rahat ifade ederdi. 1980 öncesinin kaotik ortamında hemen her zaman kafa karışıklığından onun yazıları sayesinde kurtulmuşumdur. Hâlâ ne zaman zor meseleyle karşılaşsam, “Erol Bey olsaydı bu konuda acaba neler yazardı?” sorusunu sormadan edemem.

    Erol Güngör’ü 24 Nisan 1983’te, yani bundan tam otuz yıl önce kaybettik; Mümtaz Turhan’ın yanında yetişmiş çok derinlikli, geniş ufuklu bir ilim adamıydı ve hiç şüphesiz daha söyleyecek çok sözü vardı. Onun genç yaşta ölümünün ne anlama geldiğini en iyi anlatacak ifade Yunus Emre’nin meşhur bir şiirindeki sözleridir: “... gök ekini biçmiş gibi!”

    Asıl sahası sosyal psikoloji olmakla beraber bu sahayla ilişkili bütün disiplinlerde tartışılmaz bir vukufu vardı. Ayrıca çok iyi tarih bilir, Divani ve Siyakat gibi çok zor yazı türlerini bile rahatça okurdu. Dostları, eski yazıyla tek kelime bile kaçırmadan not tutabildiğini söylerler. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’ni onun tuttuğu notları gözden geçirerek kitaplaştırmıştır.

    Edebiyat ve musiki gibi sanat dallarında da geniş bilgiye, çok yüksek bir zevke sahip olan Erol Bey, bu ilgileri sayesinde akademizmin duvarlarını yıkıp dışarı taşmış, üniversite dışındaki kültür çevreleriyle ve çeşitli toplum kesimleriyle ilişki kurarak daha sağlıklı düşünme imkânını elde etmişti. İlmin mahiyeti konusunda meslektaşlarından epeyi farklı düşünürdü. Etrafımızda yaşanan veya içinde yaşadığımız gerçekleri ortaya çıkarmak bakımından, sanatkârla ilim adamı arasındaki tek fark, ona göre, metot farkıydı. Sanat eserinin ilimden farklı olarak, hadiseleri bize göründüğü gibi değil, görünen gerçeklerin ötesinde ancak sezgiyle kavranabilecek derinlikleriyle verdiği düşüncesindeydi.

     Hakikati aramak, Erol Bey’e göre, ilmin inhisarında değildi; edebiyat, müzik, tiyatro, sinema, dans gibi bütün sanat faaliyetleri hakikati araştırma yolunda atılmış adımlardı. Şu cümleleri, bilinenden çok farklı bir ilim ve ilim adamı anlayışı getirmektedir:

    “Bir ilim adamı aynı zamanda bir sanatkârdır, sanatkâr da kendi yolunda dünyayı araştırarak bize sunan bir ilim adamıdır. Onların bu çift rolünü anlama­yanların ilmi gerçeklerle, sanatı ise hayallerle uğraşmak diye nitelediklerini çok görüyoruz. Şunu bilmeleri gere­kir ki, onların anladığı mânâda gerçek, ilimde de­ğil, sanatta­dır; çünkü ilmin kullandığı şey­ler sanatkârınkinden daha da soyut kavramlardır, onların hiçbirini bu dünyada görmeyiz. Bizim gördüğümüz dünya sanatkârın dünyasıdır.”

    Erol Güngör’e göre, iyi edebiyat ve sanat için güçlü sanatkâr sezgisi yeterli değildi. Öncelikle iyi hazme­dilmiş bir klasik kültür gerekirdi; beşer kültürünün büyük eserleri okunup onlardaki görüş ve meseleler kavranmalıydı. Ayrıca kullandığınız di­lin bütün inceliklerine ve zenginliklerine vâkıf olacak, devam ettirdiğiniz yahut karşı çık­tığınız geleneği çok iyi bilecektiniz. Yani çok iyi bir eğitim al­mış olmalıydınız. Ama bu, Türkiye’deki eğitim kurumlarında mümkün değildi. Mevcut bü­tün kurumlar, yazık ki, sadece çözülüp dağılan bir kültürün tezatlarını ve sefale­tini temsil ediyordu. Türk dilinin en iyi örnekleri ola­rak bilinen romanlar, yazıl­dıkları tarihten otuz kırk yıl sonra sadeleştirilerek okuyu­cuya sunuluyorsa, orada bırakın edebiyattan söz etmeyi, aklın varlığından bile şüphe edilmeliydi.

    Erol Bey, milliyetçilik, tarih şuuru, millî tarih gibi meselelere kendisinden öncekileri hem özümseyen, hem de onları çok aşan yorumlar getirmişti. Bana sorarsanız, bu meseleler üzerinde, onun eserlerini okumadan sağlıklı fikir yürütmek mümkün değildir.

    Erol Bey yaşasaydı, Türkiye’de Turgut Özal’la birlikte yaşanan büyük değişimi, ömrü boyunca kavga ettiği Demirperde’nin yıkılışı, önümüze apansız seri­liveren Türk Dünyası gerçeği, Körfez Savaşları, Yeni Dünya Düzeni, medeniyetler savaşı, tarihin sonu ve küreselleşme tartışmaları, 11 Eylül saldırılarının sonuçları ve son on yılda yaşadıklarımız hakkında acaba neler düşünür, neler yazardı? Doğrusu, onun gibi berrak düşünen ve dü­şündüklerini berrak bir şekilde ifade eden bir bilim, fikir ve kültür adamının bu konulara ve gitgide karmaşıklaşan dünya meselelerine nasıl yaklaşacağını bilmek isterdim.

    Vefatının otuzuncu yılında rahmet ve minnetle anıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder