20 Mayıs 2013 Pazartesi

Gölge etme başka ihsan istemem - Dr. FAHRETTİN ALTUN - 07 Kasım 2011


7 Temmuz tarihinde bir fotoğraf eşliğinde şöyle bir not düşmüşüm: “Ben ‘güvenlikli site’den ‘gecekondu’yu böyle görüyorum. Peki ya oradaki burayı nasıl görüyor? Hangimizinki ihanet doğaya?” (http://yfrog.com/hsubcsjij) Oturduğum yerden güneşin batışını izlerken söz konusu fotoğrafı çekmiş ve bu notu düşmüştüm. Karşımdaki gecekonduların güneş batarken oluşan manzaraya hiçbir olumsuz etkisi yoktu. Günümüzün moda tabiriyle hiçbir “görüntü kirliliği” yaratmıyorlardı. Peki ya güneş yeni doğarken, balkonundan benim bulunduğum yere doğru bakan kişi, bizim “güvenlikli site”miz için aynı şeyleri söyleyebilir miydi? Bu sorunun cevabı açıktı. En azından benim için öyleydi ve hâlâ da öyle. Öyle ki, Ferhat Kentel, “bir de oradan bir fotoğraf çeksene” dediğinde sadece “olur” demekle yetindim. Ve çekmedim. Çünkü o bakış kendime, bir biçimde, hangi gerekçeyle olursa olsun parçası olduğum o “ihanet kültürü”ne yönelecek, biliyorum. Ne demişler, göz görmezse gönül katlanır.

“Seyretmek mi, seyredilmek mi işte bütün mesele bu.” Eğer Hamlet’in yazarı o keskin bakışını modern kente ve onun içindeki insana hasretmiş olsaydı bence bunu söylerdi. Temaşa ya da seyir kentin mütemmim cüzü. “Şehrin insanı” içinse seyir bir hayat alanı hatta nizamı. Seyretmek ve seyredilmek üzere kurulu bir ritmi var modern şehrin ve şehirlinin. 1850’lerin Londra’sını 1900’lerin Paris’ini 1950’lerin Manhattan’ını en iyi “vitrin” metaforu anlatıyorsa 1980 sonrasının İstanbul’unu da bu metafor anlatıyor. Nurdan Gürbilek’in “vitrinde yaşamak” dediği şey bu yönüyle kentlinin kaderi ya da seçimi.

Derinliğin ölümü

Burası açık da, açık olmayan bir başka mesele var. Peki seyretmek mi, yoksa seyredilmek mi arzu konusudur bu kent alanı içerisinde? Bazen seyretmek bazen seyredilmek, bazen her ikisi de. Kentte özne olmak ya da özne olduğunu hissetmek seyirle kurulan ilişkiye bağlı olarak varlık bulur. Bazen seyrederken özne olur insan bazen seyredilirken. Aynanın önce gündelik hayata ardından kent mekanına damgasını vurmaya başlamasıyla, başka hayatların ve hayallerin seyrine imkan tanıyan teknolojilerin yaygınlaşmasıyla paralel işler bu süreç. Önce seyreden, sonra seyredilmenin düşünü kuran bir insan tipi egemen sosyalleşme kalıplarının önümüze koyduğu bir prototiptir. Modern kentleri dizayn edenler, önce geleneksel gösteri kültüründen tevarüs ettikleri reflekslerle seyredilesi abideler inşa ederler. Ardından seyrettiren yapılar. Doğayı dize getirdiği fikriyle kültürlenmiş olan “şehrin insanı”nın mekanda giderek daha fazla aradığı ise “seyretme ayrıcalığı”nı elinde bulundurmaktır.

Demem o ki, modern kent tarihi, seyredilesi abidelerden seyrettiren ucubelere doğru bir seyri ifade eder. Gelişimci, girişimci, kalkınmacı, projeci bir zihin bu noktada “ee ne var bunda” diyebilir. Diyebilir de, madem insan, seçmediği koşullarda olsa bile tarihini kendi yapan bir varlık ve tarih modernlik sonrasında dahi oluşmaya, tortusunu, efsununu, mirasını, yükünü ortalığa sermeye devam ediyor, o zaman bu dediğinin hükmü kalmaz. Kaldı ki, bugün içinde yaşadığımız kentler, sadece modernlik sonrasında oluşmuş kentler de değil. Ve bu kentlerde kendisine zemin bulan seyredilesi abideler sadece modern dönemlerde inşa edilmiş yapılar da değil. Dolayısıyla yaşanan bu süreç, seyrettiren ucubelerin seyredilesi abidelere yönelik tecavüzü olarak işliyor.

Anlamışsınızdır, bu yazıyı İstanbul silüeti tartışmaları dolayısıyla yazıyorum. Mevzu derin diyesim var ama diyemiyorum. Çünkü doğrudan derinlik karşıtı bir hamleyle başlıyor tartışmalar. Derinlik, sadece bir algı meselesi değildir. Derinlik bir fiziksel durumdur da aynı zamanda. Bir fiziksel mekanda derinlik, yükseltiler arasındaki ahenge ve geçişkenlik imkanlarına bağlı olarak varlık bulur. Yükseltiler olmadan derinlikten bahsedemezsiniz, hiçbir yükseltinin olmadığı yerde geriye sadece boşluk kalır. Ne var ki, yükselti aynı zamanda derinliğin katili de olabilir. Hem doğaya ve hem insan yapımı diğer yükseltilere meydan okuyarak yapar bunu. Derinliğin ölümü göze engel koymakla başlar. İnşa edilen duvarlar nazara çekilen perde halini alır. Ve bunlar yeni bir bakışın, o mekanı tecrübe edenin kente yönelik mütehakkim ve mağrur bakışın müsebbibi olur.

Adı geçen derinlik karşıtı hamlelere kapitalist üretim, tüketim ve ilişki ağlarının etki ettiği modern kent mekanlarında sık sık meyledildiği iddia edilebilir. Fakat bu hamlelerin “alaturka kapitalist” üretim, tüketim ve ilişki ağlarının hüküm sürdüğü mekanlarda tam anlamıyla pornografik bir gösteriye dönüştüğü çok daha rahatlıkla iddia edilebilir. 1980 sonrası İstanbul, bence bunun mükemmel bir örneğidir. Tarihi birikimiyle göz kamaştıran bir İstanbul bir yanda, yıllardan beridir kenti talan etmek suretiyle bohçasını doldurma hevesindekiler ile günü kurtarma heveslisi siyasetçilerin işbirliğinin neticesinde karşımızda duran yadırgatıcı şehir bir yanda. Fakat bugün konuşmaya başladığımız şey, seyrettiren ucubelerin, seyredilesi abidelere tecavüzü sürecinin İstanbul için de yaşanmaya başlanması.

Kentlerin silüetleri değişmez mi?

Gelişimci, girişimci, kalkınmacı, projeci zihin tam da burada devreye girsin ve karşı argümanını dillendirsin: “Silüetler dinamiktir, sürekli yeniden şekillenir, şimdi neden yenisi şekillenmesin?” Keşke, bu kadar kolay, bu kadar hızlı, bu kadar acısız olsaydı. Ama olmuyor işte. Silüet tartışmalarına vesile olan ucubelerin banileri, kentin derinliğini öldürerek, kentteki kültür, tecrübe ve gündelik hayat temsillerini baskılayarak inşa değil, iğfal ediyorlar. Hadi şehir ve kimlik boyutunu bir kenara bırakalım. Bırakamayız ya, kurgu gereği bırakalım. İçinde yaşamak için mücadele verdiğimiz bu şehrin siluetinin, doğaya verdiği tahribatı umursamayan, kendi ekonomik çıkarını her şeyin önünde gören ve tüketim kültürünün hızı karşısında hazdan başı dönen insanlara emanet edilmesine sessiz kalınabilir mi? Evet, kentlerin silüetleri değişir. Ama mühendisler ve müteahhitler eliyle değil.

Son olarak şunu da eklemeliyim. İstanbul’un yaşadığı bu sorunun elbette birçok kaynağı var. Örneğin son dönemlerde bu süreci “muhafazakar müteahhit ideolojisi”ne bağlamak yönünde bir yaklaşım söz konusu. Açıkçası bu açıklama biçimi bana yetersiz ve hatta ideolojik bir açıklama olarak geliyor. Karşımızdakini bir “müteahhit ideolojisi” olarak betimleyebiliriz ancak bu da meselenin arkasındaki ekonomi-politiğin bütününü bize göstermez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder