20 Mayıs 2013 Pazartesi

İçim Yanıyor! - Dr. Metin ERİŞ - 30 Eylül 2011


Türk-İslâm mimarisinin varlığı ve korunmasındaki hassasiyeti yanında, derin vukufa sahip oluşu ile yakından tanıma şansına ulaştığım değerli dostum mimar Hilmi Şenalp’ten, geçen hafta Perşembe günü, bir ileti aldım. Ürperdim! Resimler hepimizin “bakar körler” gibi göremediği İstanbulumuz'un Tarihi Yarımadasından görüntüler sunuyor ve haykırıyordu… “Müslüman İstanbul’u kaybediyoruz. Son kale de düştü!” Bu acıyı dostlarımla paylaşmağa çalışırken 10 Eylül Cumartesi günü, bu defa Zaman gazetesi ilâvesinde “İstanbul’un siluetine veda edin!” başlığı altında resimleriyle bütün bir sayfayı kaplayan bir yazı ile karşılaştım. Yazıya, başta değerli hoca Semavi Eyice olmak üzere konuda hassasiyeti olan ve olması gerekenlerin görüşleri de alınmıştı.


Birçok şehir, özellikle tarihle bağlantılı olan şehirler, girişlerinde veya ilk karşılaşılma anında “bu siluet benimin, bana ait”, “bu coğrafya ve mimari sadece beni çağrıştırır” diye seslenir. Böylesi yerleşim yerlerinin adlarını saymağa çalışsam sanırım sayfalara sığdırmam mümkün olmaz. Bütün bunlar arasında İstanbul’un Boğazla bütünleşen, ama dünyanın hiçbir yerinde görülmesi mümkün olmayan ve muhteşem Türk-İslâm kimliğine damga vuran siluetinin farklılıklar arasında bir farklılık olduğunu herhalde kimse inkâr edemez. İster denizden, ister kara yoluyla, isterseniz havadan İstanbul’a geliniz içinizde sizi kucaklayan, sizi yakalayan ve bir başka dünyaya, bir başka varlığa taşıyan hissi duyarsınız. Artık acaba “duyardınız” mı demek daha doğru olanı!..


Son yıllara kadar onca tahribata, onca harabati anlayışa rağmen hâlâ İstanbul, İstanbulluluğunu muhafaza eder görünüyordu. Bazı noktalardaki tahribata, ihanete göz kapamanız mümkündü ve Tarihi Yarımada’da, kahrolsanız da, içinizde bir şeyler hissedebilirdiniz... Tahribat 1950’lı yıllarda, böylesi bir duyguyu içinde hissetmemiş Batılılaşmış okumuş-yazmışların ve adı mimar veya mühendis konmuş olanların medenileşmek(!) adına ortaya koyduklarıyla başlamıştı. Şüphesiz şehir büyüyecek, modernleşecekti ama bunu bir yabancının mantığı ve gözüyle değil de, kendi kültür kodlarının yaratıcılığıyla yapmak varken nedendi bu kıyım? Bilgisizlik amenna. Ama acaba bu noktada, siyasilere ve idarecilere yol gösterenlerin “kendi kök değerlerinden kopmuş” anlayışlarının rol oynadığını da söylesek çok mu ağır olur!.. Menderes’in İstanbul sevdası biliniyordu ve çok şey yapmak istiyordu. Fakat o mimar ve mühendis olmadığı gibi sanat tarihi bilgisine de sahip olmamış olabilirdi. Peki ya ona yol gösterenler! Esas itibariyle onların, beyince, nereli olduklarını sorgulamamız gerekmez mi?


Neyse olan olmuştu! Fakat İstanbul hâlâ kimliğini, şöyle veya böyle muhafaza ediyordu. Sonrasını düşünmekse insanının içini acıtıyor. 1960’lı yıllarda devam eden tahribatın odaklaştığı yıllar 1980’lere rastlar. Meselâ bir mavi gözlü Belediye Başkanı “Dua Tepeyi” düz araziye çevirir ve Boğaz kıyılarını hadsiz hesapsız imara açar! Bir başkası büyük, çok büyük Şehremini olacağı ve heykellerinin dikileceği iddiasıyla işe koyulduktan sonra İstanbul’un göçle işgalinde başrol oyuncusu olur! İstanbul gecekondulaşma sıkıntısının altında ezilirken bu defa varoşlar kenti hüviyetine dönüşür!.. Gecekondular… Hiç değilse köy nizamını, bahçesiyle, yeşilleriyle bir-iki kat içinde hallediyorlardı. Biraz düzen fikri verilse buralar muhtemelen düzenli yerleşim yerleri haline bile getirilebilirlerdi.. Fakat şurası bir gerçek, iyi-kötü, insanımızın aile yapısını muhafaza ediyorlardı. Varoşlarsa, sosyalleşmeden kopuk içine kapalı yapılarıyla birilerinin el atacağı, ideolojilerin kol gezeceği odaklar haline getirilmeye elverişliydiler. Çözüm “kentsel dönüşümdü!” Ama nasıl? Böylece ülke insanın yaşama tarzı ve değer hükümleri dikkate alınmadan, birilerinin rant sağlayacağı yeni bir oyun ortaya konuluyordu. Buna devletin kurumlarının da, bilerek veya farkında olmadan, katılacağı herhalde düşünülmemiş olmalıydı!..


Şurası muhakkaktı ki İstanbul’da meskenler, bahçeli evler, ahşap binalar estetikten yoksun beton yığınları halinde apartmanlara, plazalara, rezidanslara dönüşürken bunun yapıcıları, ruhsat vericileri ve hatta onaylayıcıları yer seçimi yapma inceliğini bile göstermiyor, gösterme ihtiyacını duymuyorlardı. Çünkü artık her şey para idi! Önce Maslakta başladı İstanbul’u Manhattan hayaliyle yok etmeğe başlayan rant kavgası. Sonra Zincirlikuyu bölgesine sirayet etti. Özel teşebbüstekiler sadece kazançları peşindeydiler ama buna bir devlet kurumu, TOKİ de, katılacaktı. TOKİ’nin gerekçesi, halka ucuz mesken sağlamaktı sadece. Bulduğu her yerde, bilmiyorum sizleri ama benim içimi acıtan korkunç ve hatta iğrendirici, koca koca devasa binalar yapmaya başlandı. Estetik, üslûp ve insanımızın anlayışı, değer hükümleri mi? Yo hayır, onlar için de para ön plânda olmalıydı ki muhafazakâr bir yönetim kadrosu ile tek odalı, meskenler yapmaktan bile uzak durmayacaklardı! Boş arazi önemliydi İstanbul’da. İstanbul’un 500 yılda var edilen Türk-İslâm silueti önemli değildi! Onlar halkı “kimliksiz” de olsa ev sahibi yapıyorlardı ya!... Şehir plânlarının asırlar içinde yoğrulmuş kültürel kodlardan esinlenmesi mi, dediniz? Affedersiniz galiba bir abesle iştigal ettim…


Fakat bunca tahribata rağmen İstanbul’a bir başka yöreden gelirken şöyle bir nefes alacağınız ve “işte İstanbul” diyebileceğiniz noktalar vardı!… Sultanahmet Camii ile âdeta bütünleşen Ayasofya, ön tarafta Topkapı Sarayı, bir başka cenahta Süleymaniye ve hemen her yönde ince, zarif gökle yarışmayan, ona vuslatla tırmanmak isteyen ve incele incele kaybolmayı tercih eden minareleriyle İstanbul hâlâ vardı… Vardı ama bu arada Büyük Şehir Belediye Başkanımızın projesi olduğu ileri sürülen, Haliçte, metro için düşünülen Asma Köprü gündeme girecekti! Evet Asma Köprü!.. Anlaşılır, inanılır gibi değildi ama öyleydi. Hele başlangıçta plânlanan direklerin 270m olduğu söylendiğinde insanın nutku tutulmakla kalmaz herhalde İstanbul sevdalısıysa “başına bir dert gelebilirdi!” Sonra Anıtlar Kurulu, UNESCO filan derken dikmeler 50 metreye kadar indirildi. Sanırım son rötuşla da 30m civarlarına. Fakat lütfen birileri bizlere anlatsın. Haliçte neden Asma Köprü!.. Üstelik Süleymaniye caminin etrafındaki salaş binaların yıkılması ve caminin bütün ihtişamıyla ortaya çıkması gerekirken, siz hangi hakla onun görüntüsünü çalacak bir başka yapıyla ortaya çıkabilirsiniz? Acı bir değil ki!..

İşte bunları düşünür ve son zamanlarda Kültür Konseyinde, “restorasyon yapıyoruz” adı altında sayıyı tercih eden anlayışın değiştirilmesi ve keyfiyetin esas alınması, orijinal yapının kendi teknik değerlerinin birebir kullanılması gerektiği konusunu işlemeğe çalışmaktaydık ki aziz dost Şenalp’ten gelen bilgi ile Zaman gazetesindeki haberler zuhur ediverdi. Nasıl olmuşta Zeytinburnu’nda Tarihi Yarımadaya vurulan ihanet darbesi dikkatimden kaçmıştı. İki heyula İstanbul’un siluetini çoktan yok etmişti! Şimdi yenilerinin tezgâhı yapılıyordu. Kısaca kelpçe modernleşmekti bunun adı ve para acımasızdı. Kültürel değerlerimiz mi!...

Semavi Eyice hoca “içim acıyor” diyor. İBB Şehir Plânlama müdürü ise şu cümlelerle aczini dile getiriyor: “Kat kamulaştırması henüz literatürümüze girmedi. Plânların uygulanması için zamana ihtiyaç var. Siluetin oluşması nasıl binlerce yılı aldıysa korunması da vakit alır. Zeytinburnu’nda yapılan bina bizim alanımız dışında. Orası ne olacak sorusunun cevabı bizde yok!” Bu sözleri de okuduktan sonra, hem Eyice hoca gibi “içim acıyor” diyor. Arkasından “keşke İstanbul’u 1950’li yıllardan itibaren tanıyarak sevmeseydim” diye ekliyorum..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder