20 Mayıs 2013 Pazartesi

İstanbul'un silüeti - İskender Pala - 27 Eylül 2011


Medeni yahut şehirli bir toplumun, pratik ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra kendini ifade etmek üzere gerçekleştirdiği yapım teknik ve sanatına "mimari" diyoruz. Yani inşa edilen bir yapı, yalnızca barınma ihtiyacına cevap vermekle kalmaz, anlayışların da hangi yönde geliştiğine vurgu yapar.

Dolayısıyla mimari bir toplumun, bir milletin, hatta bir dinin medeniyet algısıyla alakalı sembolik göstergeler ortaya koyar ve kimliğin bir parçası olur. Hiçbir din evlerinizi yahut mabetlerinizi şu şekilde yapın diye bir nas içermez. Yine de her dinin kendi mabedini inşa ettiği bir mimari üslubu vardır ve bu üslup, ait olduğu dinin uhrevi anlayış ve uluhiyet tasavvurunu üzerinde taşır. Mabetler böyle kutsallık taşır. Tıpkı bunun gibi sosyal alanların mimarisi de millet ve şehir kimliğine vurgu yapar ve her şehir, sahip olduğu estetik mimarinin avantajıyla yaşar.

Lale Devri'nde Batı'dan İstanbul'a gelen bir gemi Marmara'yı geceleyin kat eder ve gün doğumuna yakın gemi kaptanı bütün yolcuların uyanıp güvertede toplanmasını sağlar sonra da onlara; "Işıklar ve kubbeler şehrine geliyoruz!" dermiş. Sözünü ettiği ışıklar, Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Bayezit, Fatih, Edirnekapı Mihrimah gibi Marmara'dan görülebilen camilerin kurşun kubbelerinde kırılan güneş ışıklarıdır. Hep merak etmişimdir; minarelerin altın, gümüş veya pirinçten mamul alemlerinde de huzmeler oluşturan bu ışıklar, geminin puntellerine dayanmış rüya gibi bir şehrin büyüsüne kapılan yolcularda acaba nasıl bir etki uyandırırdı? Bu yolcular bir saat kadar sonra Karaköy limanından rıhtıma ayak bastıklarında acaba o şehrin kimliğiyle alakalı neler hissederlerdi? Şehre vazifeli gelenlerin (balyos, elçi, kâtip vb.) bu ilk intibalarıdır ki geldikleri şehir ile İstanbul'u kıyaslamalarını ve buradan yola çıkarak devletin gücüne zihinsel göndermeler yapmalarını kaçınılmaz kılacaktır. Tacir veya gezgin iseniz, ihtişam ve ayrıcalığını görerek girdiğiniz şehrin güzelliğine göre bir tavır belirlemeye herhalde kendinizi mecbur hissedersiniz. Çünkü mekânlar insanların kimliklerini etkiler. Yaşanılan yerin temizliği sizin yere çöp atmanızı engeller, doğup büyüdüğünüz mahalledeki tarihî doku size tarih bilinci kazandırır. Sonuçta bir şehir ne derece karmaşa içerirse insanlar da o şehri karmaşa içinde sahiplenir, öyle kullanır; şehir ne derece kimliksizleşirse şehirliler de o derece yozlaşırlar.

Yerleşim bakımından estetik değerlere sahip bulunan, şehircilik ve mimari açıdan kimlik sahibi olan şehirler tarihin her döneminde cazibe merkezi olmuşlardır. Kaos ve karmaşa şehrin ruhunu olumsuz etkiler ve insanları kendinden uzaklaştırır. Atalarımız Hassa Mimarları Ocağı'ndaki mimarlardan bir kurul oluşturup, mimarbaşı marifetiyle şehrin planlamasını yapar, nereye hangi tür binaların hangi üslup ile yapılmasına karar alır, bunları uygular, kontrol eder ve dokuya uymayanları yıktırır imiş. Bu kurula seçilen kişilerin mimarlıktan öte başka meziyetleri olduğunu (nakkaş, alim, hattat, müellif vb) düşünmekte bir beis yok zannederim. Bu ocaktaki yüzelli kadar mimar arasından seçildiklerine göre.

Mimar Sinan, Tezkiretü'l-Bünyan'ında anlatır. Kanuni Sultan Süleyman eski bir su yolunun tamir edilmesiyle alakalı olarak kendisine arz edilen projeyi, "Her san'atın üstadı ve her Bisütun'un bir Ferhad'ı vardır. Bu kârı mimar ile müşavere lazımdır." şeklinde Mimarbaşıya havale eder. Bugün Hassa Mimarları Ocağı yerine şehirlerimizin birer Kültür Sanat Üst Kurulu'na ihtiyacı vardır. Şehirde yapılacak sanatsal etkinliklerden kültürel mekân üretimine, yeni kurulacak mahallelerden şehirde yapılacak festivallere kadar bir şehre kimlik kazandıracak her tür konunun görüşülüp karara bağlandığı bir kuruldan bahsediyoruz. En yetkin isimlerden ve adı öne çıkmış uzmanlardan oluşacak bu kurul belli bir ağırlığa sahip olursa aldığı kararlar da yaptırım gücü kazanır. Galiba Zeytinburnu'nda İstanbul'un tarihî dokusunu bozan gökdelenler böyle bir kurulun eksikliği yüzünden hâlâ yükselmeye devam ediyor. Bundan böyle Marmara'dan İstanbul'a gelecek gemilerin yolcuları o eski İstanbul silüetini çoktan kaybettiler. Artık Sarayburnu açıklarından bakanlar Sultanahmet ve Ayasofya minarelerini değil, arkadaki Şişli ve Maslak gökdelenlerini görüyorlar. Işıklar ve kubbeler şehri kaybolup gitti.

Ve unutmayalım, mimari kelimesi omr kökünden türer ama aynı zamanda umran (uygarlık) ve mamur kelimelerini de oluşturur. Umran ile mamur kelimelerinin şehircilik anlamından öte ruha ve gönle atıfta bulunan anlamları ön plandadır ve insanın mamur olması fani ömründe tadabileceği en büyük lezzet, umran içinde yaşaması ise en tabii hakkıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder