21 Mayıs 2013 Salı

Önce dil barışı, sonra barış dili - Nuriye Akman - 28 Nisan 2013

Farkında mısınız, barış dili kullanmak vatanî görev ama dili doğru kullanmak diye bir mecburiyet yok. Silahların susması için verilen çabaların milyonda biri, umutları taşıyan asıl güç olan Türkçe’ye adanmıyor.

Dilimizin yazım kuralları sık sık değiştiriliyor. Fakat ne takip eden var, ne de takan. Herkes düşüncelerini kafasına göre döküyor kağıda ya da ekrana. Bırakalım sıradan insanların yazışmalarını, gazeteler ve kitaplar bile ayrı tellerden çalıyor. Sözün manası elbette önemlidir ama yazıdır medeniyetin taşıyıcısı, ses değil. Konuşurken seçtiğimiz kelimeler ne kadar yumuşak olursa olsun, eğer onu yazıya doğru geçiremiyorsak mana da eksilir zamanla.

Dili kontrol altına alıp imlâ birliğini sağlamada bize rehberlik eden kılavuzları hiç incelediniz mi? Ben de yakın zamana kadar bakmamıştım ama üniversiteye hazırlık serüvenim sırasında öğrendim ki, 1928’den günümüze kadar defalarca basılan kılavuzların hiçbiri diğerine uymuyor. Her seferinde fikir değiştirip öyle değil böyle yazın diye buyuruyorlar bize. Fazla eskilere gitmeden 2005 ile 2012 yılında basılan imlâ kılavuzları arasındaki farklılıklara bir bakalım:

2005’teki kılavuzda “Metin içindeki sayılar yazı ile yazılır” ifadesi, 2012’deki kılavuzda “Sayılar metin içinde harfle de yazılabilir” ifadesi ile değiştirildi. Yani ne anlayacağız şimdi? Harfle de yazılabilirse, rakamla da yazılabilir anlamı çıkmıyor mu buradan? Bir belirsizlik var. Haftanın beşinci günü yazıyorsam doğru da, haftanın 5’inci günü diye yazabilir miyim, yazamaz mıyım?

2005 kılavuzunda “Cümle içinde özel adın yerine kullanılan makam veya unvan sözleri büyük harfle başlar. Örnek: Uzakdoğu’dan gelen heyeti Vali dün kabul etti” diye bir ifade yoktu. Bu yeni düzenleme 2012 kılavuzunda yer aldı ilk kez. Peki neden daha önce küçük harfle yazılması uygun görülen şey birden uygunsuz sayılıp büyük harfe dönüldü?

 2005 basımında “et- ve ol- yardımcı fiilleriyle birleşirken ses düşmesine veya ses türemesine uğrayan birleşik kelimeler bitişik yazılır” deniyordu. Örnek olarak “emret-, kaybol-, menolun-, affet-, reddet-“ gibi kelimeler verilmişti.

Bir de uyarı vardı: “Sadece söyleyişte tonlulaşma biçiminde ses değişmesine uğrayanlar ayrı yazılır: Örnekler: azat et-, hamt et-, darp et-” İşte bu ifade kılavuzun 2012 basımında “Özgün biçimleri tek heceli bazı Arapça kökenli kelimeler et-, edil-, eyle-, ol-, olun-, yardımcı fiilleriyle birleşirken ses düşmesine ses değişmesine veya ses türemesine uğradıklarında bitişik yazılır. Örnekler: emret-, kaybol-, darbet-, hamdet-” ifadesi ile değiştirildi. Görüyor musunuz bazı kelimeleri keyflerine göre nasıl bir ayırıp bir birleştiriyorlar.

 2005 kılavuzu der ki: “Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar. Gelen çekim ekleri kesme işareti ile ayrılmaz. Örnek: Lâle festivali 25 Haziranda başlayacak. 1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktı.”  Şimdi 2012’nin emrini okuyalım: “Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar ve gelen çekim ekleri kesme işaretiyle ayrılır. Örnek: Lâle festivali 25 Haziran’da başlayacak. 1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktı.” Ne malum, gelecek basımda belki yine sıkılıp değiştirecekler fikirlerini!

 Buyrunuz bir kararsızlık daha: 2005’teki İmlâ Kılavuzu’nda “Unvanlardan sonra gelen ekler kesme işareti ile ayrılmaz. Örnekler: Türk Dil Kurumu Başkanına göre, Cumhurbaşkanınca” ifadesi 2012’de “Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekler kesme işareti ile ayrılır. Örnek: Türk Dil Kurumu Başkanı’na göre” ifadesi ile değiştirildi. Şimdi kimi öyle yazıyor, kimi böyle. Dil polisi de yok ki, biber gazı sıksın üzerimize!

Sizce çağ ve dönem adları kesme işareti ile ayrılır mı ayrılmaz mı? TDK bu soruya 2005’te “ayrılmaz” diye cevap vermiş. Örnek: Kurtuluş Savaşında, Tanzimat Döneminin” demiş. 2012’de vazgeçmiş, yok olmadı böyle en iyisi ayıralım biz bunları deyip “Servet-i Fünun Dönemi’nin, Tanzimat Dönemi’nde” gibi örnekler vermiş.

Alıntılardan önce gelen kelimelerin önlerinde yer alan virgül 2005  kılavuzunda kullanılırken 2012’deki basımda kullanılmıyor. Ancak yüklem ile bittiği zaman alıntılardan önce iki nokta kullanılıyor, virgüle izin yok. Örnekler: Atatürk, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (2005); Atatürk “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur (2012). Atatürk şöyle der: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” (2012)

2005’te “Hakkında açıklama yapılan söze ait ek, ayraç kapandıktan sonra yazılır. Örnek: Yunus Emre (1240?-1320)’nin” ifadesi de 2012’de tamamen değişti: Özel veya cins isme ait ek ayraçtan önce yazılır. Örnek: Yunus Emre’nin (1240?-1320).” Bir bakın bakalım kendi yazılarınıza, siz hangi gruptansınız?

 İmlâ dağınıklığını yaz yaz bitmez. Rehberin kafası karışıksa biz ne yapacağız? Kendimden bir iki örnek daha vereyim. Mesela ben ana cümlenin içindeki tırnak arası cümlenin sonuna nokta koymam. Bana göre noktanın yeri ana cümlenin sonudur. Ama kılavuzumuz hayır içeriye de koyacaksınız diyor. Rehberime uymalı mıyım, kendi bildiğimi okumaya devam etmeli miyim?

 Ben mesela kılavuzun sözü yerine gelsin diye değil, böyle alıştığım için iki nokta üstüste işaretinden sonra daima büyük harfle başlıyorum. Ama bazı yayınevleri küçük harfle başlamayı tercih ediyor. İnceltme amacıyla kullanılan şapka işaretini bazı kelimelere koyup bazılarından esirgeyenler de var. Neden hâlâ diye yazıyorsunuz da kağıt, lamba, lakin, pekala deyip geçiyorsunuz, neden şapkayı bu kelimelerden esirgiyorsunuz diye sorsam kaç yazar? Ben hepsine koymaktan yanayım.

 Bazı kitaplarda görüyorum, metnin girişinde paragraf yapmıyorlar, ta en kenardan başlıyorlar da, ikinci yazı bloğundan itibaren beş harflik boşluk koyuyorlar. Ya biri ya öteki olmalı. Bilemiyorum doğrusu nedir, ben mesela paragrafı biraz içerden başlatmıyorum, iki blok arasına bir satır boşluk koyunca daha güzel görünüyor gözüme.

 Yine YGS hazırlıkları sırasında öğrendim. “Madem ki”, “meğer ki” kelimelerini ben “ki” ayrı olarak yazardım, kılavuza göre bitişik olması gerekiyormuş. Neden? Bir mantığı yok. Neyse bu hamur çok su kaldırır. Gramerde mutabakat sağlamanın zorluğunu göstermeye yetecek misal verdik. İnsanı tedirgin eden daha o kadar çok örnek var ki. Bir akil insanlar heyeti daha toplayıp dil seferberliğine mi girişsek? Evet evet yapalım bunu. Kalkın ey Türkçenin evlatları, ayağa kalkın da barış dilinden önce dil barışı için mutabakat arayalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder