24 Mayıs 2013 Cuma

Parayı Kullanabilmek Kalbin Sanatıdır - Osman Nuri Topbaş Hocaefendi - Altınoluk Dergisi (Haziran 2012)


Son zamanlarda müslümanın para ile münâsebeti üzerine çok şey yazılıp söylenmeye başlandı. Siyasî iktidarla bağlantılı zenginleşme, kapitalistleşme, lükse yöneliş, tüketim ahlâkının değişmesi, kazançta ve harcamada ölçülerden kopuş, fâizli işlemlere dalış, kredi kullanımı, işçi istihdâmında taşeron sistemleri vs...
Dışarıdan gelen tenkitler; “fırsatını bulunca ölçüler kayboluyor, her şey mübahlaşıyor, para herkesi çözer” şeklinde yapılıyor.

İçeriden de tenkitler var, kimisi “nereye gidiyoruz” gibisinden, kimisi antikapitalist çıkışlar hâlinde, kimisi “Müslüman sol” diye tanımlanan tepkiler hâlinde... Ebû Zer t’ın çizgisinden yola çıkan bir tavır olarak…
“Müslümanın Para ile İmtihanı” ifadesiyle özetlediğimiz konumuz çerçevesinde gündeme gelen bütün bu meseleleri, bir sohbet çerçevesinde muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’ye sorduk. İlgiyle okuyacağınızı ümid ettiğimiz bu sohbeti iki sayıda sizlerle paylaşacağız. En iyi şekilde istifade edilmesi temennisi ile…

ALTINOLUK: Siz, insanların, üstelik dindar insanların birçok probleminin yansıdığı bir insan olarak mevcut duruma baktığınızda müslümanların para ile ilişkisi çerçevesinde problem olarak nelerin altını çizmek istersiniz?

Osman Nûri Topbaş: İnsan şahsiyetine tesir eden en mühim iki müessir vardır:
Birincisi kazancı, ikincisi de beraberinde bulunduğu insandır.

Paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok mühim. Zira insanın gönül âlemi buna göre şekillenir. Harcamalar da bu şekillenişe göre gerçekleşir. Bu bakımdan, kazancımızın helâl yoldan olmasına son derece dikkat etmemiz zarurîdir.

Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl lokma ise kişiye rûhaniyet ve mânevî zindelik verir. Eğer haram veya şüpheli bir lokma ise gaflet ve hantallık verir; duyuşları kısırlaştırır; kalbe bir perde olur. Bu iki müessir, yani kazancın ve beraberinde bulunduğun insanın keyfiyeti çok mühimdir.

Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh):
“Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur.

Maalesef günümüzde kapitalist zihniyet, mânevî değerleri o kadar tahrip etti ki, bâzı dindar firmalarda bile İslâm ahlâk ve şiarlarına uymayan işler tabiî hâle geldi. Hacca giden ve namaz kılan birçok kimse; «Ben daha çok hayır yapmak için daha çok kazanmalıyım!» diyerek, kabul edilemez nice yanlışlara, gözü kapalı adım atabiliyor. Yani helâl ile haram iç içe yaşanıyor.

“BU İŞLER BÖYLE YÜRÜR” MANTIĞI

Meselâ gayr-i ahlâkî reklâmlar, iş hayatında câzibeleriyle müşteri çekecek sekreterler, en göze çarpan hususlardan bâzıları. Dünya kazancı, âhiret kârının önüne geçmiş olduğundan nefis; “Bu işler böyle yürür!” diye mazeret üreterek işin haram tarafını göz ardı ettiriyor. Hâlbuki hiçbir yanlış adımın, doğru bir mazeret ve niyeti olamaz. Hele “Ben ileride hayır yapmak için kazanıyorum.” diyerek haram-helâl ölçülerini çiğnemek, en hayırsız bir yöneliş ve nefsin aldatmacasıdır.

Büyük sermâyelerin, sistemleri ve hattâ insanları şekillendirmesine dayanan kapitalist zihniyetin, hiçbir mânevî tarafı yoktur. Bilâkis nefsâniyeti palazlandırdığı için, mâneviyâtı zaafa uğratan bir sistemdir. Zira bu sistem, daha çok kazanmak uğruna; “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!” der; altta ezilenlerin durumu, üsttekilere en ufak tesir etmez.

Bu zihniyet; sermayesini daha da büyütebilmek adına, aklı ve gönlü çelen modalarla, kampanyalarla, muhtelif propagandalarla israf ekonomisinin reklâmını yapar. Zira enerjisini, aşırı tüketimden alır.

Bu sebeple evvelâ israf ekonomisine yönelik ticaretten kendimizi muhafaza etmeliyiz. Çünkü israf, konfor ve lüksün artması, toplumu perişan etmektedir. Bu yönde dengesiz harcamaları artıran kredi kartları da iktisâdî tuzaklardır, sömürmedir. İhtiyaçlar buna mâzeret olamaz.

Bu öyle bir harcatma tuzağı ki, sırf birileri kazansın diye fakirleri bile acımasızca bu tuzağın içine güle oynaya düşürmektedir. Yapılan yaldızlı ve yanıltıcı reklâmlar yüzünden nice zavallı insan, gayr-i meşrû yollara tevessül etmek durumunda kalmaktadır.

Global kültür istilâsı, internetin menfi ortamları, televizyonun nefsâniyete prim veren filmleri de ruhlara zehir serperek mânevî hassâsiyetleri dumura uğratmakta, kapitalist düzenin israf değirmenine su taşımaktadır.

İNSANLIK ENKAZI

Kapitalizmin neticesi, bir insanlık enkâzıdır. Zira insana gözyaşını unutturur; merhametini yitirmiş bir vicdan ortaya çıkartır. Rûha şifâ verecek eczâhânelerin de kapısına kilit vurur.

İslâm ise hayatın her sahasında olduğu gibi iktisat sahasında da bir nizam vaz etmiştir. Helâl ve haram hudutları koymuştur. Merhamet ve şefkati emredip mü’mini mü’mine zimmetli olarak telâkkî ettirmiştir. Kazancı; hak, adâlet ve merhametle mezcettirmiştir.

İslâm’da mülk, Allâh’ındır. Onu elde etmek için insanı sömürmek aslâ yoktur. İslâm iktisâdı, insanın problemini çözmekle başlar. Paylaşmak ve başkalarına, bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak; şarttır, farzdır. Âyet-i kerîmede:

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), onların (zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19) buyrulur.

Bu düstur, hem parayı kullanma eğitimidir, hem de gönülleri kaynaştırma vesîlesidir.
Kapitalist sistem, sadece menfaatini ve kârını düşünür. Onun gözünde insan, ekonomi çarkını döndüren dişliden ibarettir. Bu yüzden insanı sömürür. Gayesine ulaşmak için her yolu meşrû sayar.

İSLÂM’IN ÜÇ PRENSİBİ

İslâm ise kapitalizmin zıddına, bir vicdan muhâsebesi yaptırır. “Nereden ve nasıl kazandın; nereye ve ne şekilde sarf ettin?” suâlini sorar. Zira İslâm’da mülk Allâh’ındır, kul ancak bir tasarruf memurudur.
Parayı kullanabilmek, bir sanattır. Kalbin şâheseridir. Bunun için de;

1) Kazanç helâl olacak.
2) İsraf edilmeyecek.
3) Pintilik-cimrilik yapılmayacak.

İsraf; güç gösterisinde bulunarak aşağılık duygusunu örtbas etmeye çalışmaktır. Pintilik ise korkaklık neticesinde kendine biriktirmektir. Hakk’a tevekkül noksanlığının ve korkaklığın getirdiği bir zaaftır. Parayı, sığınak, barınak ve dayanak hâline getirmektir. İsraf da pintilik de mülkün gerçek sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a isyan niteliğindedir.

Mü’min, israf ve pintiliğin zıddına, kalbindeki îmânın seviyesi nisbetinde bol bol infâk edecek. Yani imkânı olan müslüman, çok kazanmaya ve çok infâk etmeye gayret gösterecek. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de 200 küsur yerde “infak” vazifemiz hatırlatılıyor. Hadîs-i şerîfte de:

“Veren el, alan elden hayırlıdır.” 1 buyrularak infak edebilecek bir mü’min olmak, teşvik ediliyor.

Takvâ sahibi bir mü’min, her yeni güne başlarken vicdânı ona sorar; “Bugün Cenâb-ı Hak sana ömür takviminden yeni bir yaprak açtı. Bugünkü mesâinde ne kadar kendine, ne kadar kendinin dışındakilere? Allah, nîmetlerini sana verdi, fakat falana vermedi. Demek ki onu sana zimmetli kıldı…”

Zira âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun!” (el-Kasas, 77) buyuruyor.

Bu sebeple kâmil bir mü’min, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek onların ihtiyaç ve noksanlıklarını şefkat ve merhametle telâfî etmekten kendini mes’ûl görür.

Velhâsıl, bir mü’minin gönül ufku öyle olmalı ki:

• Gâyesi; Hakk’ın râzı olacağı, takvâ sahibi bir kul olabilmek,
• Vâsıtası; yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olabilecek şekilde İslâm karakter ve şahsiyetine bürünebilmek,
• Neticesi de, elinden ve dilinden ümmet-i Muhammed’in, hattâ bütün mahlûkâtın istifâde ettiği, şefkat ve merhamet dergâhı bir kalp âlemine ulaşmaktan ibâret olmalı…

KAPİTALİZM İLE İSLÂM KARŞILAŞIRSA

ALTINOLUK: Şöyle bir görüş de var: Batı’da, hristiyan ülkelerde, kapitalizm ile dînin karşılaştığı bütün ortamlarda din alandan çekildi, yerini kapitalizme bıraktı. Türkiye ise yeni kapitalistleşen bir ülke. Kapitalizmin etkisi arttıkça bizde de olacak olan budur, müslümanların yaşadığı kişilik kaybı böyle bir durumdan kaynaklanıyor, deniyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz, bu kaçınılmaz bir sonuç mudur? Kapitalizm müslümanların belini bükecek mi? Yani İslâm, insanların hayatında fiilen, sadece inanç ve ibadet alanına inhisâr eden, biraz ahlâk hassâsiyeti getiren, ama sosyal-ekonomik hayatta etkisi çok sınırlanmış bir hâle gelme riski ile karşı karşıya mı?

Osman Nûri Topbaş: Kapitalizmin doğup yayıldığı toplumların ekseriyeti hristiyan toplumlardır. Hristiyanlık; “Rabbin Îsâ olduğunu bil, o sana yeter.” der. “Sezar’ın hakkı Sezar’adır.” der. İktisâdî ve ictimâî hayatı tanzim etmek gibi bir derdi yoktur. Yani telkin ettiği şeylerin toplum hayatında bağlayıcı bir tarafı yok. Merhametli olacaksın diyor, o kadar. Merhametli olmak da herkesin anlayışına göre değişiyor. Meselâ zâlim bir patron da; “Ben merhametliyim.” diyebiliyor.

Bu bakımdan kapitalizmin, önünde mânevî değerler nâmına hiçbir engel bulunmadığı böyle toplumlarda hızla yayılması gayet tabiîdir.

Fakat İslâm, iktisâdî ve ictimâî hayata dâir, mü’minlerin önüne pek çok kâide koyar.
Mü’minler bunlara riâyet ettiği takdirde, ruhsuz ve acımasız bir iktisâdî hayatın toplumu kuşatması mümkün değildir. Lâkin “Tabiat boşluk kabul etmez.” kâidesi gereğince, mü’minler ictimâî ve iktisâdî hayattaki vazifelerini yerine getirmedikleri takdirde, bu alanları başka sistemlerin doldurması kaçınılmazdır.
Demek ki bu hususta da asıl mes’ûliyet, müslümanlara düşüyor. Çünkü İslâm, Hakk’ın rızâsına uygun yaşamanın ölçülerini bildirir; onu yaşamaksa müslümanın vazifesidir.

İslâmî hassâsiyetler yaşanırsa kapitalizmin iktisâdî hayatımızı işgâl etmesi mümkün değildir, fakat İslâmî ölçülerden ne kadar fire verilirse, o nisbette kapitalizm davet edilmiş olur.

LÂLE DEVRİNDE BİLE

ALTINOLUK: Şöyle bir durum var. İslâm’ın hâkim değer olarak bulunduğu toplumlarda bile, diyelim Osmanlı’da Lâle Devri’nde, müslüman para ile buluştuğunda ayaklar kaymaya başlıyor. Önceki devreler için de bunlar söylenebilir. Bir de şimdiki zamanda İslâm, toplumda var olmakla birlikte hâkim sistem, hâkim değer değil. Hâkim değer, hem global hem de ülke plânında kapitalizm. Deniyor ki, nasıl direneceğiz? O dönemde bile para ile imtihanda ayaklar kayabildiğine göre böyle bir zamanda, kurulu o yapı toplumu değiştirir. Şu kadar zamandır yöneticilerimiz de belli duyarlılıkta olmasına rağmen toplum değişiyor, dönüşüyor. Ne kadar bir süre dayanılabilir diye bir soru soruluyor. İnsan bu kapitalist yapı içinde kendini nasıl korur? Bir mazereti var mıdır, belki önce oradan başlamak gerekir.

Osman Nûri Topbaş: Kur’ân-ı Kerîm’de; “Sonra ona (nefse) fücûrunu (günah ve kötülüğü) ve takvâsını (günahlardan sakınmayı) ilhâm etti.” (eş-Şems, 8) buyruluyor. Öncelikle, Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden gönlümüzü uzaklaştırmak gerekiyor. Yani insan, nefsânî arzuların putperesti olmayacak. Sonra da Allah’a yaklaştıracak her şeye gönlümüzü yaklaştırmamız, böylece Cenâb-ı Hak’la dostluğu temin etmemiz gerekiyor. Bunun için de bir tezkiye / mânevî arınma gerekiyor: Yani “takvâ hayatı”…

Takvâ; nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istidatları inkişâf ettirme, dâimâ ilâhî kameralar altında olduğumuzu şuur ve idrak hâline getirebilmek. İşte mü’minin korunabilmesi, bu takvâ zırhına bürünmeye bağlı.
Parayı kullanabilmek çok zor bir iştir. Para ile imtihan kolay değildir. Cenâb-ı Allah Fecr Sûresi’nde buyuruyor ki; “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde (sevinir, bunun bir imtihan olduğunu düşünmeden) «Rabbim bana ikram etti.» der.” (el-Fecr, 15)
Bunun devamındaki âyette de; “Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (insan üzülür) «Rabbim beni önemsemedi (bana ehemmiyet vermedi)» der.” (el-Fecr, 16) buyruluyor.

Fakat kâmil bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkında takdir ettiğine râzı olacak. Çünkü kazanç, bir baht işidir. Bir adam görürsünüz; adamın hiçbir ticarî tecrübesi yoktur, ama bir arsası vardır, bir anda değerlenmiştir de zengin olmuştur. Ben kazandım demeye, övünüp gururlanmaya başlar. Diğer bir kimseyi de görürsünüz; firâsetlidir, ekonomik kaideleri diğerinden çok daha iyi bilir, ama bir türlü işlerini düzeltemez. Velhâsıl paranın bir baht işi olduğunu kabullenmek gerekir.

KURULU DÜZENE KARŞI TAKVÂ ZIRHI

ALTINOLUK: Deniliyor ki, kurulu düzen, statüko, sistem güçlüdür, insanı aşar. Eğer böyle ise, insan, kurulu düzenin kuşatıcı tesiri karşısında kendi değerlerini nasıl korur?

Osman Nûri Topbaş: Takvâ ile korur. Gönüldeki Allah muhabbeti ve korkusu, mü’minin en büyük zırhıdır. Çünkü hayatın hangi alanında olursa olsun, haramlara, hattâ şüphelilere karşı kendini korumanın yegâne miyârı “takvâ”dır. Mü’min, dünya devre-mülkünün fânî oyuncakları için ebedî saâdetini mahvedecek kadar ahmak insan olamaz. Üç günlük dünya zevkleri uğruna ilâhî ölçülerden tâviz vermektense, yeri geldiğinde maddî bakımdan geri adım atmayı göze alır. Ziyâ Paşa’nın tâbiriyle:

“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!”

Yani mü’min, mânevî değerlerini korumak ve ilâhî ölçülerden tâviz vermemek için, gün gelir maddî olarak geri adım atmak zorunda kalabilir. Bir miktar para kaybetmek zorunda kalsa bile, bunun hakîkatte kendisine büyük mükâfatlar kazandıracağının şuur ve idrâki içinde, hâlinden memnun ve huzurlu olur.

Unutmayalım ki Cenâb-ı Hakk’ın bize; “Maddî yönden daha çok zengin olun!” diye bir emri yoktur. Sadece; “Helâlinden kazanın, helâl ölçüleri içerisinde yaşayın ve infâk edin!” diye emri vardır. O hâlde ne olursa olsun hayatımızı ve ticaretimizi helâller üzerine bina etmeliyiz. Hakkımızdaki ilâhî taksimin/kaderin sınırlarını zorlamamalıyız. Yani Cenâb-ı Hakk’ın nasip ettiği ölçüde helâlinden kazanıp infak etmeye gayret göstermeliyiz. Maddî refah uğruna gönül huzurumuza zehir serpmemeliyiz. Asıl ve sonsuz zenginliğin, kalbî hayatta olduğunu unutmamalıyız…

KAPİTALİZME KARŞI İSLÂMÎ DURUŞ

ALTINOLUK: Kapitalizm global bir akım. Kapitalizm sosyalizme meydan okumuş, bir süre sonra sosyalizm, götüremiyorum bu işi deyip Sovyetler, Çin devreden çıkmış. Bunu da kapitalizm zafer olarak ilan ediyor. Şöyle şeyler konuşuluyor; Kapitalizme meydan okuyacak tek sistem İslâm’dır. İslâm’ın bir dünya görüşü, bir hayat sistemi var. Beklenen de o aslında. Kapitalizme de başkaldırılar oluyor. Mesela insanlar Wall Street’i işgal etmeye, ele geçirmeye çalışıyorlar. Avrupa’da tepkiler var. Mesela Türkiye’de de en son 1 Mayıs oldu. Antikapitalist Müslüman bir grup, sol ile beraber hareket eder noktaya geldi. Acaba İslâm adına kapitalizmin bu vahşetine karşı çıkacak bir sistemli itiraz, sistemli bir yeni iddia ortaya konamaz mı? Mesela Ebû Zer çizgisi bu noktada idealize edilebilir mi?

Osman Nûri Topbaş: Öncelikle şuna dikkat edelim ki bâtıl ile İslâm mezcedilemez. Bu mümkün değil. Çünkü komünizmde mülk toplumundur. Kapitalizmde mülk fertlerindir. Esasen ikisinin de dâvâsı aynı hususta. Komünizm, mülk toplumundur diyor. Kapitalizm ise mülk fertlerindir diyor. Yani mülkün kime âit olduğu hususunda kavga var. İslâm ise “Mülk ne fertlerindir ne toplumundur, mülk Allâh’ındır” diyor. Onun için İslâm, diğer sistemlerle mezcedilemez. İslâm’ın güzelliği ve ihtişâmı da burada. Bir proteze muhtaç değil. Mezcetme gayreti ancak bir gaflettir.

Mevlânâ Hazretleri’nin bu gafleti anlatan güzel bir misali var. Allah, balık için her türlü rızkı denizde tanzim etmiştir. Fakat o, dışarıdan atılan oltadaki yeme sevdâlanır. Koca bir balık, kancayı görmez de, onun ucundaki yarım bir solucana râm olur. O solucanı alayım derken, hayatını mahveder.
İslâm’ın bir başka sistemle mezcedilmesi, İslâm için bir zaaf olur. Oysa İslâm en büyük sistemdir. Menşei Cenâb-ı Allah’tır. Hiçbir beşerî sistem ile mezcolunamaz. Mezcolunduğu zaman birtakım yanlışlıklar ortaya çıkar. Ya kapitalizme kayar, ya komünizme yaklaşır. O ihtişamını kaybeder. Mü’minler de şahsiyetini, karakterini, kimliğini kaybeder.

Fatih İstanbul’u fethettikten sonra şehrin yeniden îmâr edilme zarureti doğmuştu. Leonardo da Vinci 2. Bayezid’e mektup yazdı. “İstanbul’un câmilerinin, çeşmelerinin, yollarının projelerini ben çizebilirim.” dedi. Bu teklife sarayda sevinenler oldu. “Dünya çapında meşhur bir mimar gelecek, İstanbul’u inşâ edecek.” diye… 2. Bayezid Han ise bunu kabul etmedi. “O gelirse bizim rûhumuzu yansıtmayan, yabancı bir mimarî meydana getirir.” dedi. “Biz kendi mimarimizi, kendi sanatımızı kendimiz icrâ edeceğiz.” dedi. Böylece kendi bünyemizden Sinanlar geldi. Şeyh Hamdullahlar, Karahisârîler, büyük sanatkârlar yetişti. Kendi medeniyetimizi kendimiz inşâ ettik. Yani İslâm’ın bir proteze ihtiyacı yok. Proteze ihtiyaç görmek, İslâm’ı lâyıkıyla tanımamaktır.

Bugün tarihselcilerin de durumu bu. İslâm’ı birtakım zamâne akımlarıyla bağdaştırmak istiyorlar.
Velhâsıl mü’min, kendisini İslâm’a tam mânâsıyla râm etmeli, İslâm’ın izzetini, haysiyetini korumalı. İslâm’ın, iktisâdî ve ictimâî her sahada vaz ettiği hukukun hudutlarına dikkat etmeli…

KALBÎ AŞINMAYI ÖNLEMEK İÇİN…

ALTINOLUK: İfade buyurduğunuz tarihselcilik de zihnî zaaftan kaynaklanıyor. İslâm’ın şu şu hükümleri falanca zamanda kaldı. Şimdi farklı bir zamandayız deniyor. Sanki kapitalizm de çağın olmazsa olmazıymış gibi lanse ediliyor. Normalde ibadetlerine dikkat eden bir insan, ekonomik faaliyetlerinde “Ne yapayım?” demeye başlıyor. Telife gidiyor. Kapitalizme karşı itirazın sistemli olarak sanki ortaya konulamadığı gibi bir durum söz konusu. Müslümanların kapitalizm karşısında aşınmasını önleyebilmek için neler yapılması gerekiyor?

Osman Nûri Topbaş: Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor. İslâm; “Nasıl kazanırsan kazan da bolca hayır-hasenat yap.” demiyor. “Helâlinden kazan.” diyor. Mü’minden tâkat fazlasını istemiyor. Tâkatimiz ölçüsünde vazife yüklüyor.

Bir de bahsettiğiniz Ebû Zer (r.a) misali var. Ebû Zer misali bazı şahıslara münhasır bir meseledir, onlara has bir durumdur, umûma teşmil edilemez.

Cenâb-ı Allah 200 küsur yerde muhtelif kalıplarda “infâk”ı emrediyor. Mü’min tesis kuracak, fabrika kuracak ki infâk edebilsin. Kazanmadan nasıl infâk edecek?

Onun için müslüman helâlinden kazanacak, israf etmeyecek, pintilik etmeyecek, mütevâzı bir hayat yaşayacak ve infâk edecek.

Sanayisinin tekâmülü için de dikkat edecek. Gayr-i meşrû bir yola gitmeyecek. Kârını artırmak için hanımların câzibesini kullanıp onları reklâmlarında vitrine etmeyecek.

İsrâ Sûresi’nin 64. âyetinde, şeytanın mallara ve evlâtlara ortak olmasından bahsedilir. Bugün maalesef kazançlara iblis ortak ediliyor. Siteler kuruluyor, onu yüksek fiyata satayım diye havuzlar tesis ediliyor, orası adeta bir plaj havasına sokuluyor. Orada yaşayacak olan âilelerin mâneviyâtını ifsâd etmenin yolu açılıyor.

NASIL KAZANIRSAN KAZAN YOK

Reklâmında şehvetle cezbetmeye çalışıyor. Sonra da çok kazanayım ki çok hayır-hasenat yapayım diye kendisini kandırıyor. Bunlar bugün maalesef yaygın bir zaaf hâlinde. Bunlar, parayla imtihandaki hazin aldanışlar…

Efendimiz (s.a.v.), en zor şartlar altında bile îmandan en ufak bir tâviz vermedi. Bedir Harbi’nde müslümanlar maddî bakımdan çok zayıftı. Mekke müşrikleri müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için harekete geçmişlerdi. Müslümanlar, canlarını kurtarmak için mallarını mülklerini bırakarak hicret ettiklerinden, son derece fakir düşmüşlerdi. O derecede ki Bedir’e giden İslâm ordusunda bir deveyi üç kişi sırayla kullanıyordu. Hz. Ali, Hz. Ebû Lübâbe ve Efendimiz (s.a.v.)’e bir deve düşmüştü.

İşte o zor günlerde Allah Rasûlü’ne gayr-i müslim bir Medîneli geldi.

“–Yâ Muhammed, benim gücümü bütün Medîneliler bilir. Mekkeliler çok güçlü, sen ise zayıfsın. Müsaade et, Sen’in safında savaşayım, ganimetten payıma düşeni alıp gideyim.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) işin zâhirine bakarak; “Gel safımıza katıl.” demedi.

“–Sen benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu kabul ediyor musun?” diye sordu. Adam; “Hayır.” deyince. Efendimiz (s.a.v.):

“–O zaman bizim sana ihtiyacımız yok, Allah Teâlâ’nın yardımı bize kâfîdir.” dedi. Adam bir müddet sonra tekrar geldi. Aynı şeyleri söyledi. Efendimiz de aynı soruyu sordu. Adam yine olumsuz cevap verince Allah Rasûlü; “Allah bize yeter.” dedi. Adam gidip üçüncü kez geldiğinde;

“–Evet, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün, Bu kadar zayıf hâlinde ancak ilâhî bir güce dayanan biri bu sözleri söyleyebilir. Evet Sen, Allâh’ın Rasûlü’sün.” diyerek İslâm’a girdi.

Yani Efendimiz (s.a.v.) hiçbir zaman şer’î bir gaye için gayr-i şer’î bir metod kullanmadı. Bir taviz vermedi. Velhâsıl Allah Teâlâ ve Rasûlü; “Nasıl olursa olsun mutlakâ çok kazan, çok infakta bulun.” demiyor bizlere.

GARAUDY’DEN BİR HATIRA

Bu noktada bir hatıramı sizinle paylaşayım. Garaudy yıllar önce İstanbul’a gelmişti. Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu. O konferansta hasbelkader ben de bulundum. Garaudy’ye;

“–Sizi önce hristiyan, ardından komünist olarak görüyoruz. Şimdi müslümansınız. Hindistan dolayına doğru da bir seyahat yapacak mısınız?” diye kinâyeli bir soru sordular. O da:

“–Anlatayım.” dedi. “Ben hristiyandım. ABD’deki büyük kartellerin fiyatları sabit tutmak için milyonlarca ton sütü döktüklerini, milyonlarca ton buğdayı yaktıklarını görünce, bu vicdansızlık beni komünizme itti. Baktım komünizm de kuru, hiçbir mânevî tarafı yok. Hristiyanlık ile komünizm arasında bir köprü kurmaya çalıştım, ama olmadı.

O dönemlerde Fransızlar benim vurulmamı istiyorlardı. Cezâyirli müslüman bir askerin yardımıyla bu tehlikeden kurtuldum. Bilâhare o müslüman askeri buldum. «–Fransız subayı benim vurulmamı istemişken, beni neden kurtardın?» diye sorduğumda; «–Ben müslümanım, Allâh’ın verdiği canı bilmeden kıymaya râzı olmam. Bunun uhrevî mes’ûliyetinden korkarım.» dedi. Ben o zamana kadar İslâm’ı bir aşîret dîni olarak kabul ediyordum. Bu hâdise benim İslâm’a yönelmeme vesîle oldu. İktisatçı olduğum için İslâm iktisâdî yapısını da inceledim. Fâiz nedir, komünizmde nasıldır, İslâm’da nasıldır, nereye kadar yasaktır, hudutları nelerdir? Bu gibi hususları inceledim. (Bilâl-i Habeşî (r.a)’ı kastederek) Bilâl’in bir hadisi beni selâmete çıkardı. Bilâl, Allah Rasûlü’ne bir hurma götürür. Efendimiz; «Bunu nereden buldun?» diye sorunca Bilâl de; «Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah (s.a.v.)’in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): «Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma! Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» dedi.
Gördüm ki Allah Rasûlü, fâize gidecek bir kapının anahtar deliğini bile kapatmış. Bu durum beni İslâm’ı daha çok tetkik etmeye sevk etti.

İslâm’da iktisat nedir sorusunun cevaplarını ararken orada büyük bir dehâ ile karşılaştım. O dehâ Ebû Hanîfe idi. Ne yazık ki bugün Ebû Hanîfe’nin dehâsını müslümanlara ben anlatıyorum. İslâm dünyası daha Ebû Hanîfe’yi lâyıkıyla tanımıyor.” dedi.

Velhâsıl, Allah Rasûlü’nün hiçbir tâvizi olmadı. Mü’minler olarak bizler de İslâm’ı bütün muhtevâsıyla yaşamaya mecburuz.

YÜZ TANE ZENGİN TOPLANSA

ALTINOLUK: Düşülen yanlışları zaman içinde meşrulaştırma gayretleri söz konusu oluyor. Bir yerlerden kazanıyor, yaptığı hayrı da oradaki kirli yapıyı arındıran bir unsur gibi telâkkî ediyor. Şimdi İslâmî hassasiyeti olan yüz tane zengini toplasak, ifade ettiğiniz şeyleri söylesek, onlar kendi içlerinde ne söylerler? Çünkü kazandıklarının önemli bir kısmında, buyurduğunuz hususlar söz konusu oluyor. O insanlar kendi içini nasıl rahatlatır?

Osman Nûri Topbaş: Şöyle rahatlatıyor. Ben hayır-hasenat yapıyorum, diyor. Veren el oluyorum, diyor. Benim fabrikamda üç bin işçi çalışıyor, diyor. Üç bin işçi benim sayemde ekmek yiyor, diyor.
İslâm bize gayr-i meşru yollardan da olsa şu kadar kişiye ekmek ver, diye emretmiyor. Rızkı veren Cenâb-ı Hak’tır.

Efendimiz (s.a.v.):

“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 33)

Yine Cenab-ı Hak; “Rızkını temin edemeyenlerin de rızkını Biz temin ettik” buyuruyor. Rabbimiz, müslümanların bu telâşede olmamasını bildiriyor. Helâlinden kazanıp bunu tevzî etmemizi emrediyor.
Allah dostlarının hayatlarına baktığımız zaman, kazanç üzerine çok titizlik gösterdiklerini görmekteyiz. Meselâ Bahâüddin Nakşibend Hazretleri bir sofrada yemek yememişler;

“–Bu sofrada zulümat/karanlık var.” demişlerdir.
“–Efendim bunlar helâldir.” dediklerinde ise;
“–Helâldir ama pişiren öfkeyle pişirmiş.” demişlerdir.

Nasıl ki bir atom infilâk ettiği zaman bir radyasyon yayıyor. Bu radyasyon, demirin içinden bile geçiyor. Mânevî tesirler de çok mühim. Meselâ Efendimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı’nda, Ebrehe ordusunun helâk olduğu yerden süratli bir şekilde geçti. Burada Allâh’ın kahrı tecellî etti, buyurdular.

Tebük Seferi’nde Semud Kavmi’nin helâk olduğu evlere girdi müslümanlar. Efendimiz (s.a.v.);

“–Sakın burada su içmeyin!” buyurdu.
“–Yâ Rasûlâllah, kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık.” dediklerinde ise;
“–Suları dökün, hamurları da develerinize verin.” buyurdular.

İslâm, gıda üzerine bu kadar hassasiyet gösteriyor. Zaten kıyamette ilk sorulacak beş sorudan biri; “Nereden kazandın, nereye sarf ettin?” olacak.

SERVETİN KAÇTA KAÇI HAYRA GİDİYOR?

Ben çok kazanayım, çok vereyim diyenlere baktığımız zaman şunu da görüyoruz; servetlerinin acaba kaçta kaçını hayra harcıyorlar?

Bir hatıra anlatayım; Suudi Arabistan’da Kral Faysal zamanında Hac veziri Hasan Kutbi Bey, rahmetli pederimizi ziyarete gelirdi. Ravza’nın inşaatı günlerinde o anlatmıştı. Pederimiz dediler ki;
“–Elhamdülillah, Ravza ne güzel inkişâf ettiriliyor. Müslümanlar ne güzel, rahat ettirilecek.”
Hasan Kutbi Bey biraz durdu, düşündü ardından da;

“–En zor şey, parayı kullanabilmek...” dedi. “Ben bunun şahsen sıkıntısını yaşıyorum.” dedi. Herhalde kendisinin petrol işleri de vardı. “Ben paranın en iyi şekilde kullanımını Osmanlılarda gördüm.” dedi. “Onlar arkalarında, nesilden nesile intikal eden büyük eserler bıraktılar. Bugün ise dünya platformunda müslümanlar servetlerinin acaba kaçta kaçını mukaddes mekânlara harcıyorlar?” dedi.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yani hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz!..” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.

Rahmetli pederim Mûsa Efendi, bana hayır ve zekât defterini gösterir; “Şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayrâtımdır. Nefis dâimâ insanı aldatır. Az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayrâtınızı ayrı ayrı yazın. Hayrâtınız da zekâtınızın -bilhassa zor zamanlarda- çok çok ötesine geçsin!” tavsiyesinde bulunurdu.

Zekâtımızı veriyoruz, tamam. Ama zekât, asgarî bir ölçüdür. Ben zekâtımı verdim demekle bugün kurtulmak mümkün mü, bilmiyorum. Allah Rasûlü’nü seviyorsan, O nasıl yaşadıysa sen de O’nun gibi yaşamaya gayret edeceksin. Allah Rasûlü’nü seviyorsan, kıyâmette hem Efendimiz (s.a.v.) hem de O’nun ashâbıyla beraber olmak istiyorsan, ibadet hayatın, iktisâdî hayatın, muâmelâtın O’nun ve O’nun yetiştirdiği ashâb-ı kirâmınki gibi olacak. Bu bizim için fiilî bir kıstastır. Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun Rasûlü’ne olan muhabbetimizin bir göstergesidir.

İSLÂM BİR ŞİFÂ ECZÂHÂNESİDİR

Şunu da ilâve edeyim. İslâm bir şifâ eczâhânesidir. Bu eczâhânede dileyen her türlü rahatsızlığını tedavi edecek ilâcı bulur. Fakat bugün bu eczâhâneye kapitalizm girdi, sosyalizm girdi. Bir bardak tertemiz suyun içine bir damla necâset damlasa, onun bütün temizliği, sâfiyeti, lezzeti ortadan kaybolur. Bozulan, İslâm’ın kendisi değil tabiî, o nezâhetini koruyor; asıl, müslümanın zihniyet dünyası hastalanmış durumda. Problem burada! Bugün kapitalizm, sosyalizm oraya girmiş durumda.

Hak dostları selâmete çıkmak istiyorsan, iki şeyi unut, iki şeyi de unutma diyorlar.

Bir; “Rabbini unutma!” Her hâlimizde Cenâb-ı Hak bizden râzı mı? Allah Rasûlü benim yanımda olsa, benim bu hâlime tebessüm eder miydi? Yahut üzülür müydü? Müslüman, kendisini korumak için bu hâlet-i rûhiye içinde olmalı.

İkincisi de “Ölümü, âhireti, dolayısıyla fânîliği unutma!” Allâh’ın huzûruna varışı unutma! “Kitabını Oku!” buyrulacak o müthiş günü unutma!

İki şeyi de unut, buyuruyorlar: Birincisi; “Yaptığın hayır ve hasenâtı unut!” Çünkü ufak bir hasenat insanın gözünde büyür; devâsâ bir şey görünür. Sonra insan, kendini toplumla kıyas etmeye başlar: “Ben bu kadar yapıyorum, toplumdakiler ne kadar yapıyorlar?” şeklinde. Çoğu insan, kendine buradan bir rüşvet çıkartır, vicdanını rahatlatır. Hâlbuki bizim için fiilî kıstas, kendimizi kıyâs edeceğimiz toplum, asr-ı saâdet toplumudur.
İkincisi de; “Sana yapılan ezâ ve cefâları unut!” Zira Cenâb-ı Hak:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyuruyor. Allah tarafından affedilmek de, O’nun kullarını affedebilenlerin hakkıdır.

Demek ki bu iki şeyi unutup iki şeyi de unutmayacağız ki selâmete çıkabilelim.

PARA İLE İMTİHANDA TASAVVUF NE YAPAR?

ALTINOLUK: Peki para ile imtihanın, tasavvufî hayata ehemmiyet veren bir insana tesir etme riskini nasıl görüyorsunuz? Tasavvuf bu mânâda gönül-akıl terbiyesinde acaba ne kadar devrede olur?

Osman Nûri Topbaş: Gerçek mânâda bir tasavvufî hayattan söz ediyorsak, bu riski de asgarîde görüyoruz. Çünkü mü’minin para ile imtihanında zaaf göstermesinin temelinde, nefsine uyarak Allâh’ın emrinden sapması yer alır. Tasavvuf ise, nefsin ihtiraslarına set çekebilme eğitimi. Nefse karşı sulhu olmayan bir cenk. Bir arınma disiplini. Kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme cehdi. Sadece para ile alâkalı olan değil, her sahadaki ilâhî imtihan tecellîlerinin sırrını âdeta varlığının zerrelerinde hissettiren bir kalbî uyanıklık tâlimi. Her zaman ve mekânda Hakk’ın takdîrinden ve taksîminden memnun olarak Allah ile dost kalabilme sanatı. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında rûhî muvâzeneyi koruyup şikâyet ve sızlanmayı unutabilme mahâreti...

Kapitalizmin meydan bulduğu ve yeşerdiği saha, kanaat ve tevekkülün zaafa uğrayıp, hırs, haset ve ihtirasla haksız kazancın arttığı ortamlardır. Bu bakımdan mü’minler, kendilerini öncelikle ihtiras ve aşırı istekler noktasında, tasavvufî bir eğitimden geçirmelidirler. Bu da tembelliğe kaçmayan bir kanaat ve tevekkülle gerçekleşir. Kanaat ise, gerçek zenginlik olup kişinin, mal ve mülk ihtirasına karşı esaret ve kölelikten kurtulması demektir.

Dolayısıyla bir müslüman, nefis tezkiyesi ve kalp eğitiminden geçmezse, paradan başka sınır tanımayan kapitalizmin çarkları arasında perişan olur.

Hâlbuki tasavvufî olgunluğa sahip bir mü’min, maddî olarak kazansa da kaybetse de gönül huzurunu korumasını bilir. Zira kâmil bir mü’min için mühim olan, para kazanmak veya kaybetmekten ziyâde, para ile olan ilâhî imtihanda kaybetmemektir.

DARLIKTA SIĞINAK DERGÂHLARDI

Tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerde bunalan gönüllere mânevî telkinleriyle nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem, yorgun dimağlara tesellî olmuştur.
Tasavvufî hayatın canlı olduğu zamanlarda, tekke ve dergâhlar âdeta bir rehabilite merkezi hâline gelmiştir. İşi bozulan, âilevî sıkıntıları olan veya kendi kendilerine aşamadıkları herhangi bir derde giriftâr olanlar, tekke ve dergâhlarda huzur bulmuşlardır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ’nın; “Gel, gel, ne olursan ol yine gel!” çağrısı da, bütün muzdariplere, çâresizlere, ümitsizlere bir kurtuluş davetidir.

Bütün bunlar da, tamamen nebevî bir tavırdır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2 buyurarak gönüllerde dünya meyli oluşmasının, yahut gurur, kibir ve enâniyete kapılmanın yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir çile ve ıztırapla karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece mü’min gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Yani insanın rûhu mâneviyattan uzaklaşırsa, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Varlıkta insanın dizginlenmesi îcâb eder, darlıkta ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insanın, nebevî terbiye usullerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında ihtiyacı vardır.

MUSTAZ'AFLIK SAVUNMA MI?

ALTINOLUK: Kapitalist düzenin iktisâdî hayata şartlarını dayattığı günümüzde Kur’ân’daki “mustaz’af / zayıf düşürülmüş müslüman” ifadesi, bir mâzeret alanı olarak görülebilir mi?

Osman Nûri Topbaş: Böyle bir şey düşünemeyiz. Zira asr-ı saâdet toplumu, ekseriyetle varlıklı bir toplum değildi. Onları yok etmeye çalışan, civarlarındaki müşrik ve gayr-i müslim toplumlar ise, onlardan çok daha varlıklı ve maddî bakımdan güçlü idi. Fakat asr-ı saâdet toplumu, düşmanlarıyla mücâdele edebilmek için, madden güçlenelim diye gayr-i müslim kabileler gibi fâize, tefeciliğe, haksız kazanca yönelmedi. Hattâ böyle bir yanlışa en ufak bir meyil göstermedi. Yegâne güç-kuvvet ve kudretin Cenâb-ı Hakk’ın takdir ve taksimiyle olduğuna tevekkül edip sa’y u gayret ettiler. Neticede de muvaffak oldular. En büyük fütûhât, sahâbe zamanında yaşandı. Zira şurası muhakkak ki metafizik güç, yani mânevî güç, maddî gücü dâimâ bertarâf eder. Âyet-i kerîmede:

“…Nice az sayıda bir topluluk, Allâh’ın izniyle çok sayıdaki topluluğa gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 249) buyruluyor. Yine Fâtiha Sûresi’ndeki; “(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den yardım bekleriz.” (el-Fâtiha, 5) âyet-i kerîmesi muktezâsınca biz de ne kadar Allâh’a itaat üzere olabilirsek Cenâb-ı Hakk’ın bize yardımı da o nisbette olur.

İnsan, terbiyeye muhtaçtır. Bunun için toplumların câhiliye devirlerinde en büyük insan terbiyecileri olarak peygamberler gönderilmiştir. En büyük câhiliye devri de Peygamber Efendimiz’in teşrif ettiği devirdir ki, o zamanın iktisâdî şartları bugünün kapitalizminden çok daha beterdi. İnsanlık olarak her şey sıfırlanmıştı. Vicdan olarak sıfırlanmıştı. O zamanın da zenginleri, fakirleri vardı. Kapitalizmden çok daha beter olan bir câhiliye toplumunu, Efendimiz r nasıl istikâmetlendirdi? Allah Rasûlü onları nasıl terbiye etti de bir “Asr-ı Saâdet Toplumu” meydana getirdi? Habeşli Vahşî, ne şekilde Hazret-i Vahşî t oldu. Kız çocuklarını annelerinin yüreğinden feryatlar içinde söküp kopararak diri diri gömmeye götüren insanlar, nasıl gözü yaşlı, kalbi merhamet ve şefkatle dolu mü’minler hâline geldi? İşte buna bakmak lâzım.

Kapitalizm gibi, sosyalizm gibi, eski zamanlarda da benzeri sistemler çok gelip geçti.

ZENGİNLİK MÜSLÜMANI BOZAR MI?

ALTINOLUK: Müslümanlara dışarıdan ve içeriden yönelen tenkitleri, yani “zenginleştikçe ölçülerin kaybolduğu, her şeyin mübahlaştığı, paranın herkesi çözdüğü, dünyevîleşme virüsünün zenginleşen müslümanlara da bulaştığı” görüşünü nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Osman Nûri Topbaş: İslâm’ın doğru idrâk edilip lâyıkıyla yaşandığı devirler, bu tenkitlere en güzel cevaptır. Meselâ Ömer bin Abdülaziz’in iki buçuk senelik hilâfet devri ve Osmanlı’nın ilk üç asrı, dıştan gelen tenkitlere karşı en güzel bir cevaptır. Zira dünyevî refah seviyesinin yükselmesine rağmen gönüllerde takvâ duygusu kuvvetli olduğu zaman, insanlar dünyevîleşmiyor, şımarmıyor, cimrileşmiyor; bilâkis toplumda zekât verecek fakir bulamıyorlar.

İçten gelen tenkitlere gelince, buna da Osmanlı’nın son üç asrı ibretli bir örnektir. Allah yolunda hizmet ve gayret heyecanı zayıflayıp dünya muhabbeti gönüllere girmeye başlayınca Cenâb-ı Hak da nîmetini, bereketini, emânetini çekip alıyor.

Cenâb-ı Hak, müslümanlara Allâh’ın yeryüzündeki şahitleri olmayı, ilâhî hakîkatleri gönüllere nakşetmeyi, İslâm’ın yücelmesi yolunda hizmet etmeyi, yani yaşayışlarıyla Allâh’ın dînini temsil ve tebliğ etmeyi vazife olarak veriyor. Bu vazife lâyıkıyla idrâk edilip îfâ edilirse, ne ictimâî buhranlarla karşılaşılır ne de iktisâdî krizlerle. Böyle bir rahmet toplumunda, zâhiren kuraklık, kıtlık ve felâketler bile olsa, yine de bir huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşmaz.

Maddî imkânların en asgarîde olduğu asr-ı saâdet toplumuna baktığımızda, insanlarda bir rûhî buhran görmüyoruz. Fakat nîmetlerin dolup taştığı günümüzde ise, rûhî buhranlar, psikolojik ve psikiyatrik hastalıklar, maalesef had safhaya ulaştı. Çünkü ihtiraslar canavarlaştı, paylaşma ahlâkı zaafa uğradı, yani infak ve cömertlik unutuldu.

Bu sebeple insan rûhunun selâmeti, din ile hayatın mezcolmasına bağlı...

TOPLUM ALANINDA iSLAM YAŞANIRSA

ALTINOLUK: Tasavvuf, toplum zemininde de İslâm’ın hakkıyla yaşanması noktasında nasıl bir donanım sağlar insana?

Osman Nûri Topbaş: Tasavvuf, îmânı “ihsan” gibi yüksek bir şuur ufkuna yükseltmeyi hedefler. Yani Cenâb-ı Hakk’ı görüyormuşçasına ve kendini her an ve her yerde O’nun huzûrunda hissederek, kendini dâimâ ilâhî kameraların gözetimi altında bilerek yaşama şuurunu kazandırır. Pek çok insan kendini yalnız namazda Rabbinin huzûrunda bilir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, -zaman ve mekândan münezzeh olmakla birlikte- her zaman ve mekânda hâzır ve nâzırdır. Zikir ve murâkabe temrinleriyle kalbine seviye kazandırarak bu hakîkati çok daha kuvvetli bir şekilde hisseden bir mü’minin, hayatının her safhasını, ilâhî emir ve nehiylere riâyet gayreti kuşatır. Bu da toplum hayatında İslâm’ın lâyıkıyla yaşanmasının kalbî zeminini hazırlar…

Dipnotlar: 1) Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945. 2) Buhârî, Rikak,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder