21 Mayıs 2013 Salı

Yaşlı örümceğin ağında milliyetçilik - Sercan ZORBOZAN - 03 Mayıs 2013


Türkiye'nin dört yanını dolaşıyorlar, aralarında gazeteciler de var, akademisyenler de, işadamları, işkadınları, sivil toplum örgütü temsilcileri... Bilindikleri isimle, 'âkil insanlar' 30 küsür yıldır süregelen çatışma ortamında zarar görmüş kesimlerle görüşüp, iki tarafı da orta bir yolda buluşturmaya gayret gösteriyorlar. Hiçbir şey yapmamaktan evladır, klavye başından memleket kurtarmak pek sevimli görünmüyor zira. Elini taşın altına koymak, taşın ağırlığına bakıp, 'yerinden kalkmaz' demekle bir değil, el ezilip paramparça olacak olsa bile.

KİMİN ÜLKESİ

Ne de olsa biz bu memlekette güzel olan, sevindiren hiçbir sonuca koltuğumuza yaslanıp viskimizi yudumlayarak ulaşmadık, çok kan döküldü, insanlar öldü. Tezer Özlü'nün ironik bir cümlesiyle ifade edecek olursak, 'Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi' değil mi? İşte, öldük, 30 yıldır on binlerce kez öldük, gencecikken öldük, yine alıntı yapacağım, bu sefer Yunus Emre'den, kusura bakmayın ama tabir-i caizse cuk diye oturuyor meseleye:

'Bu dünyada bir nesneye, yanar içim göynür özüm Yiğit iken ölenlere, göğekini biçmiş gibi'

Kan ve barut gencecik çocuklarımızı aynı göğün ekini biçtiği gibi biçti, daha olgunlaşmadan, sevgilisinin elini tutamadan, anasının yemeklerine doyamadan. Yaklaşık bir ay önce yine bu sayfada yazmıştım, barışa bir umut var, sövseler de saysalar da arkasında durmalıyız diye. Akil insanlara yönelik provokatif protesto girişimlerini izledikçe bu sürecin çok zor geçeceğine de o kadar fazla inanıyorum. Eğer ülkeye barış gelecekse tabii ki birkaç bilindik simanın konferans salonlarında konuştuklarından çok daha fazlasına ihtiyacımız olacak, küçümsemiyorum çabaları, hâşâ.

Diyorum ki herkes elini taşın altına koymalı, özellikle milliyetçiler. Ama –belki de istemeyerek- alet oldukları provokasyonlarla umutlarımızı öylesine kırıp paramparça ediyorlar ki... İş tuttukları kitlelere baktığımda hayretler içerisinde kalıyorum, ülkücü bir ailede ve çevrede yetiştiğimden olsa gerek, dünya yıkılsa asla yan yana duramayacaklarını adım gibi bildiğim, civa ideolojisine sahip ve ne idüğü belirsiz oluşumlarla slogan atmaları dahi üzücü ve ürkütücü. 40 yıllık bir zaman dilimi içerisinde en az 5 farklı uca savrulan belirsiz, kaynağı derinde olan gruplarla yine 40 yılda hep milliyetçi kalmayı başarabilenlerin nasıl bir ortak paydada buluşacağını inanın merak ediyorum.

SU YATAĞINDAN TAŞTIĞINDA

Türkiye'de milliyetçiliğin 12 Eylül darbesi sonrasında rayından çıkıp çok değişik yerlere savrulduğunu teşhis edebiliyoruz, hadi kırıcı olmamak adına yumuşatalım, en azından bu konuyu tartışmaya açmanın faydalı olacağına inanabiliriz. 60'lar ve 70'ler, milliyetçiliğin, 'İ'la-yi Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem' şiarıyla motive olduğu, ırkçılık ve etnik milliyetçilikten ziyade, Müslüman-Türk (burada Türk kelimesini İsmet Özel'in savunduğu noktadan hareket ettirebiliriz) kimliğine ulaşma serüvenini kapsıyordu. 80'den sonra ise tüm ideolojilerin üzerinden tank gibi geçen serbest piyasa kavramı, milliyetçileri de savurdu. Parti tabanlı milliyetçilik büyük oranda Alparslan Türkeş'in kişisel karizmasından ötürü 2000'lere kadar kimliğini muhafaza etmeyi başardı ancak MHP ve Türkeş'e sempatiyle bakmayıp, PKK nedeniyle iyice bilenen büyük bir kitle de kendini kaybedip yozlaşma ile vatan sevgisini aynı potada eritti ve her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Bu kaosun sonucunu 2013 yılında herhangi bir haber sitesini açtığımızda net olarak görebiliriz:

'Türk kızı Playboy'a soyundu!'

'Türk kızının x dizisindeki cüretkar sevişme sahneleri!'

DİNİ ÖLDÜREN ZİHNİYET

İşte şimdi aynı kitlenin ikinci ve üçüncü kuşakları, Agos'un önünde Hrant Dink'i öldürüyorlar, Alevi evlerinin kapısına çarpı işaretleri koyuyorlar, âkil insan heyetlerinin toplantılarını basıp, yönlendirmeyi ve psikolojik harekatı çok iyi bilen bazı partilerin mensupları tarafından provoke ediliyorlar. İşin garip ve acı tarafı, MHP yönetiminden ve tabanından da bu olaylara katılımlar oluyor. Şimdi bu noktada araya girmek ve sormak lazım: Zamanında provokasyonlardan çok çekmiş, yüzlerce genci toprağa vermiş bir ideolojinin savunucuları nasıl oluyor da, 60'larda FKF'li, 70'lerde Maocu, üstelik 74 Kıbrıs Harekatı'na gazetelerinden, 'Faşist ordunun işgali' diyebilecek kadar da anti-militarist (!), 80'lerde ve 90'ların başında PKK militanlarını Bekaa Vadisi'nde Öcalan ile teftiş edecek kadar Kürt hakları savunucusu, 90'ların sonundan günümüze kadar ise Kemalist, militarist, ırkçı ve nasıl oluyorsa artık 'devrimci', ayrıca Suriye iç savaşına doğrudan müdahil, Baas Partisi sempatizanlığı da yapan bir parti ile yanyana saf tutabiliyorlar? Ha, bu grubun sol fraksiyonlar arası ilk cinayetleri işlediğini de (1971) hatırlatalım...

Görüyorsunuz değil mi, mesele sadece ülkenin birlik ve bütünlüğünü korumak, bölünmeyi önlemek, vatanperverlik yapmak değil. Alanında en iyi olan psikolojik harekatçılar tarafından çok büyük bir oyun kurulmuş ve milliyetçiler, millet için en hayırlı olabilecek bir sürecin tam karşısında konumlandırılıyorlar. Tehlike hemen yanıbaşımızda, 'gençlik' kelimesini de içeren ama yaş ortalamaları 150 ile 400 arasında değişen amcaların-teyzelerin ellerine bayrak olarak tutuşturulmuş kanlı flamaların, belirsizliğin ve derinliğin gölgesinde gizlenen, on yıllardır bir şekilde mevcudiyetini korumayı başarabilen ve bu ülkeye PKK'dan yahut bir başka silahlı örgütten çok daha fazla zarar veren sözüm ona siyasi parti tabelalarının tam altında. Tüm bu saydıklarımızı yaşını başını almış milliyetçiler çok iyi biliyorlar, sokağa çıkın, kahvehanelere girin, 1965 yılından önce doğmuş olanlarının kendi aralarındaki muhabbetlerine bir kulak verin.

OLMAYACAK İTTİFAKLAR

O kadar şaşkın ve huzursuzlar ki, anlaşılmaz saiklerle kurulan bu ittifak ile acı acı gülümseyerek dalga geçiyorlar. Daha da kötüsü kendilerine, 'yahu bu ne hal?' diye sorulduğunda cevap veremiyorlar. Yaşananlar, geçmiş yıllarda gündeme gelen, basına yansıyan ismiyle, 'Kızılelma Koalisyonu' palavrasından bile daha tehlikeli, komik ve provokatif bir duruma kapı aralamakta. Barış sürecini kenara bırakalım, oldukça büyük bir seçmen kitlesi kafalarında yerleşik halde bulunan birçok kavramı sorgulamaya, elemeye başladılar. Yine başa döndük, bakın! Mesele sadece 'Kürtçülere', 'Âkillere', 'Bölücülere' tepki göstermekten ibaret değil. Türkiye siyasetine yıllarca yön vermiş bir ideoloji, binlerce suç ağının ortasında maharetle dans eden yaşlı bir örümcek tarafından ağır ağır uçuruma doğru sürükleniyor. Görmek için daha ne kadar uzağa bakmak gerekiyor? El cevap: Görmek için bakmak yetmiyor, sinsilik etrafta kol gezinmekte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder