30 Haziran 2013 Pazar

Bu sesi duyan var mı?

"Doğu Türkistan kan ağlıyor. İşgalci Çin Devletinin büyük baskılarına dayanamayan gençlerin ayaklanması neticesinde Urumçi'de, Hotan'da yüzlerce gencimiz şehit edilmiş, binlerce insanımız kayıptır. Ayaklanma dalga dalga yayılmaktadır. Bu insanlık suçu karşısında Japonya bayraklarını yarıya indirdi. Taksim'de iki ağaç kesildi diye dünyayı ayağa kaldıran çevreci soydaşlar Urumçi'ye doğru da yola çıkıp teneke çalsanız ya da bir lahza üzülseniz ne olur? Kanınız mı müsaade etmiyor? Hey gidi Oğuzlar, Hunlar, Osmanlılar, Harezmşahlar, Selçuklular, Babürler hey... Torunlarınız ne hâlde, çok yalnızız. Çok iyi ki, Rabbimiz var. "

Doğu Türkistan Sevgi ve Yardımlaşma Derneği

27 Haziran 2013 Perşembe

Bakış Açısı: Doğu Türkistan'ın medya ile imtihanı - 27 Haziran 2013

26 Haziran 2013 Sabah saat 06.00’da Uygurların yoğun yaşadıkları Doğu Türkistan’ın Turfan vilayeti Piçan ilçesinde yaşanan olaylara dünya medyasının bakışı...

Los Angeles Times:
http://www.latimes.com/news/nationworld/world/la-fg-china-riots-20130627,0,5222288.story

Dilşat Raşit'in açıklamasına yer vermesi olumlu.

Olayın içeriği resmi makamlar tarafından bile açıklanmamışken yapılan aşağıdaki açıklama;

YALAN: The news agency said 17 people — nine policemen or security guards and eight civilians — were killed before police shot and killed 10 rioters.

Voice of America:
http://www.voanews.com/content/riots-kill-27-in-chinas-restive-xinjiang-province-state-media/1689362.html

İsa Dolkun ile görüşülmüş, bu güzel bir hamle. Yalnız İsa Dolkun sıkıyönetim sebebiyle yeterince bilgi alamadığından bahsedip varsayımlar üzerine konuşmuş.

Kimliği belirtilmemiş bir isimle yapılan röportajdan alınan bu alıntı:

"The [Uighur] people in the rural area of this region are normally peaceful and honest, and they don't harbor hatred." 

epey güzel. Ama yine de göç politikalarının sebep olduğuna dair hiçbir detay verilmemiş.

Reuters:
http://www.reuters.com/article/2013/06/26/us-china-xinjiang-unrest-idUSBRE95P08C20130626

Reuters her zamanki gibi Çin resmi kaynaklarının dilinden konuşmuş. Sınıfta kalmayı bir kenara koyalım, art niyetli...

CNN:
http://edition.cnn.com/2013/06/27/world/asia/china-xinjiang-violence

CNN, Türkiye'deki provokatörlük aktivitelerinden fırsat bulmuş olacak ki Amerikan Medya Kuruluşları arasında en göze çarpan haberciliğe imza atmış. Olayların detaylarından Çin hükûmeti bilgi vermediği için haberdar olunmadığını ifade edip, Çin medyasının bazı saptırmalarına da vurgu yapmış.

"Chinese authorities' use of the standard term "knife-wielding mobs" to describe the rioters was an indication they were Uyghurs."

"To urge the international community to exercise caution over details" of the events."

Financial Times:
http://www.ft.com/cms/s/0/40a09006-de25-11e2-9b47-00144feab7de.html#axzz2XR7aFsAT

bknz. Çin Devlet Televizyonu (CCTV)

BBC:
http://www.bbc.co.uk/news/world-asia-china-23050288

BBC, tüm Çin&Doğu Türkistan haberlerinde aynı politikayı uyguluyor. Önce Çinlilerin düşüncelerini yansıtıp ardından Dilşat Raşit'in düşüncelerini paylaşıyor. Analiz kısmında da Celia Hatton Çin'de muhabirlik yapmanın zorluklarından bahsedip Çin'i eleştiriyor.

Bu haber de benzer bir içeriğe sahip.

Bloomberg:
http://www.bloomberg.com/news/2013-06-26/xinjiang-violence-leaves-27-dead-after-attack-on-police-stations.html

Los Angeles Times ile aynı haberi paylaşmış.

The Guardian:
http://www.guardian.co.uk/world/2013/jun/26/china-riots-xinjiang-province

Habere ilginç derecede küçük bir yer ayırmış. 27 kişinin öldüğünden bahsedip detaylarına dair hiçbir ekleme yapmamış. Türk Medyasını aratmamış.

Al- Jazeera: 
http://www.aljazeera.com/news/asia-pacific/2013/06/2013626522162718.html

bknz. Çin Devlet Televizyonu (CCTV)
Şaşırdık mı?

ve Türk Medyası...

En başarılı habercilik Hürriyet'ten gelmiş...
http://www.hurriyet.com.tr/planet/23595308.asp

Rabia Kadir ile röportaj yapıp olayların içeriğini öğrenmiş Sayın Muammer Elveren. Takdire şayan bir hareket bu! Üstelik haberi yaparken 'Şincan' kelimesini hiç kullanmaması da ayrı bir güzellik katmış araştırmaya.

Sonuç olarak, Doğu Türkistan'ın medya ile imtihanı devam ediyor.

Bu haber için en ideal sıralama:

Hürriyet > CNN > Voice of America > BBC > The Guardian > Los Angeles Times = Bloomberg > Reuters = Financial Times = Al- Jazeera

Allah şehit olan kardeşlerimize rahmet eylesin.

Sevgiler...

25 Haziran 2013 Salı

Why feeling more pain may be better for you - Tom Stafford - 22 May 2013 (BBC Future)










Psychology studies show painful experiences aren’t dictated by how long they go on for, and this could teach us an important lesson about everything from hospital operations to holidays, says Tom Stafford.

When is the best treatment for pain more pain? When you're taking part in an experiment published by a Nobel prize winner and one of the leading lights in behavioural psychology, that is.

The psychologist in question is Daniel Kahneman; the experiment described by the self-explanatory title of: When More Pain Is Preferred to Less: Adding a Better End. In the study, Kahneman and colleagues looked at the pain participants felt by asking them to put their hands in ice-cold water twice (one trial for each hand). In one trial, the water was at 14C (59F) for 60 seconds. In the other trial the water was 14C for 60 seconds, but then rose slightly and gradually to about 15C by the end of an additional 30-second period.

Both trials were equally painful for the first sixty seconds, as indicated by a dial participants had to adjust to show how they were feeling. On average, participants' discomfort started out at the low end of the pain scale and steadily increased. When people experienced an additional thirty seconds of slightly less cold water, discomfort ratings tended to level off or drop.

Next, the experimenters asked participants which kind of trial they would choose to repeat if they had to. You've guessed the answer: nearly 70% of participants chose to repeat the 90-second trial, even though it involved 30 extra seconds of pain. Participants also said that the longer trial was less painful overall, less cold, and easier to cope with. Some even reported that it took less time.

In case you think this is a freakish outcome of some artificial lab scenario, Kahneman saw a similar result when he interviewed patients who had undergone a colonoscopy examination – a procedure universally described as being decidedly unpleasant. Patients in Kahneman's study group had colonoscopies that lasted from four to 69 minutes, but the duration of the procedure did not predict how they felt about it afterwards. Instead, it was the strength of their discomfort at its most intense, and the level of discomfort they felt towards the end of the procedure.

These studies support what Kahneman called the Peak-End rule – that our perceptions about an experience are determined by how it feels at its most intense, and how it feels at the end. The actual duration is irrelevant. It appears we don’t rationally calculate each moment of pleasure or pain using some kind of mental ledger. Instead, our memories filter how we feel about the things we've done and experienced, and our memories are defined more by the moments that seem most characteristic – the peaks and the finish – than by how we actually felt most of the time during the experience.

Kahneman wondered whether this finding meant that surgeons should extend painful operations needlessly to leave patients with happier memories, even though it would mean inflicting more pain overall. Others have asked whether this means that the most important thing about a holiday is that it includes some great times, rather than the length of time you are away for. (It certainly makes you think it would be worth doing if you could avoid the typical end to a holiday – queues, lumping heavy luggage around and jetlag.)

But I think the most important lesson of the Peak-End experiments is something else. Rather than saying that the duration isn't important, the rule tells me that it is just as important to control how we mentally package our time. What defines an “experience” is somewhat arbitrary. If a weekend break where you forget everything can be as refreshing as a two-week holiday then maybe a secret to a happy life is to organise your time so it is broken up into as many distinct (and enjoyable) experiences as possible, rather than being just an unbroken succession of events which bleed into one another in memory.

All I need to do now is find the time to take a holiday and test my theory.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Bakış Açısı: Bir çocuğun gözünden 28 Şubat - 11 Haziran 2013

Sene 2002… Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinin önünde hatırı sayılır bir kalabalık. Ortalama olarak yaşları on beş olan kızlar avazı çıktığı kadar yüksek sesle İstiklâl Marşını söylüyor. Herkesin yüzüne yansıyan gerginlik, adeta marş hiç bitmesin diye dua edercesine…

Ve ardından gelen kısa süreli bir sessizlik…

Mavi üniformaları ve ellerindeki coplarıyla kızların üzerine yürüyen Türkiye Cumhuriyeti polisleri… İstiklal Marşı ayrı bir anlam ifade ediyor o anda. Keşke hiç bitmeseymiş…

Neden iki kıtada kestiniz ki sanki? Devam edin! Daha yüksek sesle söyleyin! Üçüncü, hatta dördüncü kıtayı da okuyun diye geçiyor içimden.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Sonrasını ne kelimeler anlatabilir, ne de bugünün vicdanları kabullenebilir.

Peki, hangi gafil hudutları bu derece aşabilir? Elinden alınan eğitim hakkını geri isteyen bir avuç genç kıza copla saldırmanın hangi kitaba sığan bir izahı olabilir?

Yaşça epey küçüğüm o dönemde, bu sebeple algıda yetersizlik hâkim, tek şahidim gözlerim. Bana söylenen hiçbir yalan, o manzarayı hafızamdan silemez ki! O günlerden kalan birkaç hatıra, yâd edelim. Geçmişe dair defterleri açalım ki, günümüzde olan bitene daha rahat bakalım.

Çocuk aklı işte, kafamın içinde bu manzaranın sebep olduğu onlarca soru… Benim ve ailemin ne işi var burada? Hangi suçu işledik ki, bu derece sert şekilde cezalandırılıyoruz?

Okuldan nefret eden bir ilköğretim öğrencisinin, okula alınmamasını dünyanın sonu gibi algılayıp kahrolan bir ablaya sahip olması ironik tabii…

Birinci gün, ikinci gün, bir hafta derken süregelen sayısız hikâye mevcut hâliyle... Temelinde zulüm var. Ellerinde kitap ve ‘eğitim hakkını savunan’ pankartlar olan, zaman zaman ‘tekbir’ getirip sloganlar atan abiler ve ablalar başrolde. Polisle dolaylı olarak copla ve tazyikli suyla o gün tanıştım. Biber gazı üretilmemiş olacak ki, onunla buluşmam epeyce gecikti.

Dönem öyle hareketli ki, bugün bile akla geldikçe sinirleri depreştiren ‘ikna odaları’ tam gaz devam ediyor. Size çağdaşlığı vaat ediyoruz diye dinsizliği dikte eden bir grup zerzevatın isimleri hâlâ kulaklarımda. Yanlış olmasın, unutamadığım için değil; caddelere, kültür merkezlerine isimleri verilip büyük bilim kadını olarak tanıtıldıkları, çeşitli yerlere heykelleri dikildiği; hatta meclise tam da olması gerektiği gibi dinsizliği temsil eden partide girme imkânı verildiği için. Bugün gelinen noktayı daha iyi anlamak amacıyla atlamamak lazımdı. Hukuksuzluğun yanında insanlığın kaybolduğu o dönemin sembolleri aynı pervasızlıkla halkın temsilcisi unvanını elde etti ve benzer şeyleri dillendiriyor.

Sosyal ağların olmaması, bugünkü bilgi çarpıtma olanağını vermiyor insanlara. Yaşananlara şahit olmadıkça inanmıyorsun, zaten duymak da istemiyorsun bazılarını. Nasıl üstesinden gelebilirsin ki yoksa?

Kaotik ortamı ifade edebilmek için kelimeler kifayetsiz kalabiliyor bazen. Bugün bir kesime ütopik
gelebilecek olaylar silsilesi birçok dindarın başından geçmiş acı bir hikâye aslında. Polislerin ve kendisini ülkenin sahibi zanneden saygısız bir güruhun sokakta yürüyen bir kadının başındaki örtüyü çekme hakkını kendinde bulabildiği bir dönem bu. Korku imparatorluğunu azıcık da olsa tahayyül edebiliyor musunuz? Seni korumakla mükellef polis, oy çokluğunu sağlayamamış bir cenahla dirsek temasında sana saldırıyor. Maslow’un üçgeninde ikinci basamaktayız, aslında hayatta dipteyiz, sondayız… Güvenliğini sağlayamadığı için kendi ülkesinden göçmek zorunda kalanlar mı dersin, evden çıkmayıp asosyalliği tercih eden mi, yoksa hayatının devamını bozuk bir psikolojiyle devam eden mi?

Evden çıkmak isteyenin sığındığı yer kendi gibi düşünenlerin yanı… Amaç; haftada bir Allah rızası için toplanıp her gazete bayisinde rahatlıkla bulunabilecek dini içerikli dergilerden dört beş sayfa okumak ve hasbihâl eylemek. Kimisi sohbet der buna, kimisi muhabbet. Ta ki, telefonların dinlendiği ve bu buluşmaların yasaklandığı güne kadar… Çocuk aklı işte, telefonda ne söylemem gerektiğini bilemediğim için ağzımdan sohbet kelimesini kaçırdığımda tüm gün bir hata mı ettim, başımıza bir şey mi gelecek diye düşündüğüm yıllar bunlar. Şaka değil, o toplanılan evlerin basıldığından haberiniz olmayabilir, bu insanların irticai faaliyet yapmakla suçlandığını da duymamış olabilirsiniz. Hani o, bugün çok kızdığınız medya var ya, işte o zaman sizin istediğiniz gibi çalışıyordu oysaki. Sahiden telefon dinlenmesi suç değil miydi? Ya kişisel haklarımız, özgürlüklerimiz? Neyse… Bugün bir telefon konuşması yaparken şike yapan kulüp başkanı edasıyla şifreli konuşmam bundandır hâkim bey! Buna siz sebep oldunuz, tebrikler!

Hayatımız bir fanus gibi olmuş. Sadece devlet değil, kendisini millet olarak tanıtan çok bilmişler de gidip gidemeyeceğimiz yerlerin listesini oluşturuyor adeta. Kamusal alan yasak, özel mülk ise mahalle baskısından zoraki yasak! Sen kendi çevrenle toplanırsan irticacısın. Topluma yansıyan düşünce yapısı belli, sen Müslümansın, otursana evinde!

Neyse biz küçüğüz, sadece ailemizle yargılanırdık o dönemde. Okula gitmişim, kendi hâlinde muhafazakâr bir okulum var. Neden mi? Henüz ikinci sınıfta ‘öğretmene’ hoca demem hasebiyle sayısız hakarete maruz kaldığım için. Siz ‘hoca camide’ lafını ‘Perran Kutman’ın dizi repliği sanmayın, bu bir zihniyetin dışavurumu idi. Bir açıdan bakıldığında, hakaretlere sebep olan yalnızca hoca demem değil, o kelimeyi nereden öğrendiğimi gururla söylemem idi. İkinci sınıfta düzene karşı ayaklanmışız işte, mazur görün biz devletini sevenlerin elinden bu kadarı geliyor.

Okulda olağanüstü bir durum yok, başörtüsüyle okula gelmek isteyen hocalarımız dışında. He bir de namaz kılmak için mescide inmenin ne denli büyük bir risk olduğunun izah edilmeye çalışılması var, atlamayalım! Müfettiş baskını diye bir olaydan söz edilir. Hayalinizde Hababam Sınıfındaki gibi bir adam canlandırmayın, biz yaptık; hata ettik. Bu adam bize hesap sormaya geliyormuş meğer. Hocalar hasta raporu alıp kaçar, mescitler kapanır. Kutsal bir görev olsa gerek bu! Sinir stresle dönülür eve. Pot kırmamak için hiç konuşmamayı tercih eden bir nesiliz biz. Eve gidince bile yaşadıklarınızı anlatmayın derler büyüklerimiz. Öyle ya, telefon var evde! Herkesin başı belaya girebilir. Bu sebeple iyi sır tutarız biz!

İşten kovulanlar, askerden atılanlar, çalıştığı şirkette merdiven altı sırf namaz kılmasın diye kapatılanlar, evlerinde taciz edilenler, arkadaşlarıyla buluşma noktaları basılanlar, gazeteleri işgal edilenler, aileleriyle ve çocuklarıyla tehdit edilen yazarlar ve daha niceleri… 28 Şubat’ın yalnızca bir mağdurunun gözlemleri bunlar.

Çocuğuz ya, bu olaylar olurken ister istemez merak ediyorsun bazı şeyleri. Sana saldıran kim? Türk polisi. Seni darbeyle korkutan kim? Türk askeri! Seni sokakta istemeyen kim? Türk halkı! Seni kötüleyen yazıları yazan kim? Türk Medyası… Peki, nasıl oluyor da sevgili büyüklerim ülkesini çok sevdiğinden söz edebiliyor böyle bir süreçte? Hâlâ vatan millet edebiyatı yapabiliyor, akıl alır gibi değil. Nasıl oluyor da sessiz kalmanın devletin faydasına olacağını düşünüp susabiliyor? Hangi devlet, şu sana yaşam hakkı tanımayan mı?

Şimdi daha iyi anlıyorum bu nesli, içimizdeki öfke; devlet ve millet sevgisine zamanla yenik düştü. Bize ezberletilen tarih değil de, kendi öğrendiklerimiz bizi önce kendimizle, sonra da devletimizle barıştırdı. Bugün gelinen noktada, herkes gibi söz sahibiyiz!

Hazır bugüne gelmişken, hiç manipülasyon yapmanıza gerek yok canım kardeşim! Gezi Parkında birbirine gösterdiğini ballandıra ballandıra anlattığın saygı, sokakta bana ve benim gibilere yine gösterilmiyor. Tesettürlülere ve sakallılara saldırılar günden güne artıyor. Benim çevremde birinci ağızdan duyduğum olayların sayısı on değil, yirmi değil daha fazla...

Saygı duyulan bir eylemin ideolojik noktalara çekilip, İslam karşıtı bir hâl aldığını görmemenizi mazur göremiyoruz bu defa! Elbette yine sokaklara inmiyoruz ama eskisi gibi olan bitene de gözlerimizi kapatmıyoruz. Bu ülke ikinci kez 28 Şubat ya-şa-ma-ya-cak! Buna müsaade etmeyeceğiz!

Yine göremiyorsun, çünkü zulüm nedir bilmiyorsun. Bu halkın ne çektiğinden bihabersin. Bu sebeple yine, yeni, yeniden kaybedeceksin. Bir grup anarşistle toplumun tamamına hitap edemeyeceksin!

Devir değişti iki gözüm, günaydın!

He unutmadan;

Biz ‘Toma’ya kafa atacak kadar deliyiz diye övünüp küçümseyici edayla siz kimsiniz diye soran genç! Hemen açıklayayım, biz İslami bir dava için çıkılan yolda üzerine silah doğrultan İsrail askerine sopayla dalmayı göze alan dava adamlarının kardeşleriyiz.

Bu vesileyle Mavi Marmara davası uğruna canını feda eden güzel insanlara, “namlusunu halka çevirmiş tanklara selam durmam” diyen şehidimiz Muhsin Yazıcıoğlu’na, mücadelesi Hâk üzerine olan tüm insanlara Allah’tan rahmet dilerim.

Sevgi ile.
Ahmet Tuğcu

Devamı gelecek...

2 Haziran 2013 Pazar

Bakış Açısı: Toplumsal Cinnet - 02 Haziran 2013

Kibir, şeytanın en sevdiği günahtır derler. Öyle bir davranış bozukluğudur ki o, dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanır, etrafında olan biteni algılamaktan aciz kalırsın. Çevrene toplanır birkaç dalkavuk, ‘her şey harika’ nidalarıyla beynine işler sahip olmadığın mükemmelliğini… Kronik bir hastalıktır aslında, kimliği tam oturamamış bireylerin, özgüven patlaması yaşaması ve her şeyi elinde tutabileceğine muktedir olma inancı...

Bu amiyane tabirle basit bir birey analizidir, bunun toplumsal yansıması da güç sahiplerinde, devlet ve yerel yöneticilerde ortaya çıkar. En çok şakşakçılar ve menfaatçiler bu gücün etrafında toplanır. Bu ikili bir araya geldi mi, şeytana gerek kalmaz zaten.

 “Kim, güç (ve şeref) isterse (bilsin ki), güç (ve şeref) tümüyle Allâh’ındır…” (Fatır, 10)

Güç sahibi olmak gibi gelip geçici dünyevi arzular, insanı karanlığa itebilir. Daha fazla hükmedebilme isteği engellenemez bir mücadeleyi getirir. Günümüzde çokça dillendirdiğimiz empati yeteneği kaybedilmeye başlanır, doğru ve yanlış arasındaki kırmızı çizgiler yok oluverir.

İstanbul’un silueti üzerinden başlayan tartışmanın şu günkü duruma gelişine göz atarken bu noktaya değinmemek olmazdı. İstanbul gibi devasa bir şehre hükmetmek üstesinden gelinmesi zor bir görev olduğu gibi, yaptıklarının her koşulda desteklenmesiyle gelen motivasyonun ortaya çıkardığı halktan kopma sendromu 1 Haziran’da şahit olduğumuz türden olumsuzluklara neden olabiliyor. Hâl böyle olunca, bitmek bilmeyen hırslar ve beklentiler bir yerde toplumsal meseleyi tetikleyebiliyor.

Dünyanın en güzel şehrine sahip olup bu güzelliği tabiri caizse Bedevi zihniyetiyle tarumar eden bir zihniyeti tasvip etmek mümkün değil. İnsanları adeta tüketime hapseden modern hapishaneler diye de adlandırılabilecek AVM’lerin günden güne hem de şehir merkezlerinde sayılarının artması, beş kat çıkılması bile kabul edilemez olan arsalara yirmi katlı binaların yapılıp bunun mazur görülmesi, büyük iş adamları tarafından Taksim’in genel yapısına aykırı kaçak katlı binaların dikilmesi, üstelik bu süreçte tarihi değeri olan camilere zarar verilmesi, köşklerin yıkılması ve sayısız kültürel değerlerin tahrip edilmesi, bu değişimin bir rant yumağına dönüştürülerek aynı isimler tarafından kullanılması ne kabul edilebilir, ne de unutturulabilir.

Taksim, her İstanbullunun kalbinde yer sahibi bir mekândır. Burada değişimin ve güzelleştirilme çabalarının desteklenmesi ne kadar doğru olacaksa; onun amatörce, uzman olmayan siyasilerin isteklerine göre, mahkeme kararları göz ardı edilerek tasarlanması o kadar yanlıştır. İnsanların bunaltıcı İstanbul trafiği ve kalabalığından uzaklaşarak, bir an nefes almak için sığındığı parkların şehir merkezlerinden uzaklaştırılarak beton yığınlarından yeni meydanlar yapılması ise alenen hatadır. Dünyanın en büyük parkını da yapsan, İstanbul’un orta yerinde yeşile olan ihtiyaç devam edecektir. Gezi Parkı da Taksim’in en önemli noktalarından birisidir. Gece vakitleri tinercilerin bu bölgeye akın etmesi, Taksim’de yasa dışı faaliyetler için toplanan güruhların sığınağı olması, bu parkın bir beton yığınına dönüştürülmesi için yeterli bir gerekçe değildir. Nitekim küçük çapta bir düzenleme ve güvenlik ekipleriyle son derece nezih ve huzur verici bir park yapmak 2013 Türkiye’sinde oldukça kolay bir çözümdür. Ama bunu yok sayıp tarihi bina dikeceğim, bunu da AVM ile süsleyeceğim vurgusunu yaparak, mahkeme kararını ve halkın isteklerini yok saymaya kalkarsan, burada tepkilerle karşılaşman oldukça normal olacaktır.

Tepkilerin şekline gelince, parkın çevresinde ilk gün yıkıma karşı son derece âkîl fikirler ortaya atılmış, hatta bir kısmı uygulanmıştı. Bu eylem “halkın dört beş ağacı koruması“ şeklinde bir algı oluşturularak küçümsenirken, saatler geçtikçe ilginin artmasının nedenleri tespit edilemiyordu. Zaten erk sahibinin son günlerde iyice artan “polis şiddetine” göz yumması, halktan ne derece kopuk olunduğunun göstergesiydi…

Burada vurgulamakta fayda var. Bundan iki hafta evvel, Beşiktaş semtinde yaşanan polis şiddeti medya tarafından layıkıyla sorgulanamamış, halk nezdinde de ‘tribünlerin barbarlığı’ şeklinde yorumlanmıştı. Oysaki olayların başlangıcı videolarla internete düşmüş, herkes seyredebilme şansına sahip olmuştu. O gün susan herkesin bugün konuşması insanların ayağına basılmadıkça sessiz kalmayı tercih etme güdüsüne örnektir. Bir nevi “bana dokunmayan yılan bir yaşasın” sendromu… O gün Beşiktaş taraftarına uygulanan kontrolsüz şiddet, silahlı müdahale gibi uç yaptırımlar bu konuda en çok konuşması gereken Beşiktaş yöneticileri tarafından bile kınanmamıştı. Tüm Türkiye adeta gözlerini kapamış, bugünün gelişini dünden hazırlamıştı. İşte gün geldi, o gün sorgulanamayan gerçekler bugün daha büyük olayların başlangıcına sebebiyet verdi.

Polisin kriz yönetimi konusundaki acizliği ile başlayan akıl tutulması, toplumsal bir infiale adım adım yaklaştırdı. Her toplanan gruba müdahale etme ihtiyacı, sıkılan biber gazlarına karşı reaksiyon verilmesiyle devlet ile halkı karşı karşıya getirdi. Tepkiler çığ gibi büyüdükçe olayın şekli değişiyor, basit bir eylem ideolojik bir çatışmayı beraberinde getiriyordu. Bir kere basiret bağlandı mı, ortaya çıkan sonuç biber gazı, kan ve gözyaşından ibaret oluyordu…

Orta Doğu karışık bir bölgedir. Kaos hiç bitmez, kaostan beslenenler ise asla fırsat tepmez. Bundan sonra olayların şekli haliyle değişmeye başladı. Türkiye’de kültürel yozlaşmanın temsili olan CHP, kendi geçmişini anımsatırcasına olayları kaşımaya, BDP ile aynı safta polisle savaşmaya başladı. Yasa dışı olarak kabullenilmiş sayısız örgüt Taksim meydanını savaş alanına çevirmeye gidiyordu. Mevzu rantla mücadele formatından ideolojik bir sivil devrime doğru kayıyordu. Atılan naralar ‘Taksim, Gezi Parkı” başlıklarından ‘Tahrir, hükumet istifa’ ya dönüşmüştü. Sokaklar kaynıyor, geceleri İstanbul’da ışıklar yanıp sönüyordu. Bu manzaralara 28 Şubat’ta yeterince şahit olmuş geniş halk kitlesi ise sağduyuyla olan biteni seyrediyordu.

“Devlete karşı zafer” sloganları oldukça tehlikeliydi oysaki; sayısız insan sosyal ağlarda ‘askeri darbe yandaşlığına bürünmüş, en kötüsü çoluk çocuk dinlemeden kendi vatandaşını katleden Esad’a övgüler yağıyordu. Sayısız gaz bombasına maruz kalmış insanların empati yönü hiç gelişmemişti dün gece, Suriye’de parçalanan onlarca vücudu anlamaktan çok uzaktılar, tıpkı 28 Şubat’ta veya Mavi Marmara’da yaşananları göz ardı ettikleri gibi. Olup biteni evinden takip edip, hepsi terörist bunların diye kolaya kaçanlarla, gerçekten ülkeyi kurtardığına inanıp, o öteki diye bahsettiklerini gaflet uykusunda olmakla veya yandaşlıkla suçlayanlar gittikçe radikalleşiyordu.

“İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim” diyordu Cemil Meriç bu yaşananları bilircesine yıllar evvel… Sokakta aynı 90’ları hatırlatan bir kargaşa hâkim bugün, insanlar birbirine öteki gözüyle bakıyor.

Değdi mi bunca yaşananlar? Zaman öz eleştiri zamanı! Dün Beşiktaş’ta, bugün Taksim’de halka orantısız güç kullananlar ile en küçük olayda sivil devrim diye sokaklara dökülenler, ara sokaklarda gece yarıları kornalarla insanları rahatsız edenler… Daha kat edilecek çok yolumuzun olduğunun en bariz göstergeleri olsa gerek. Bir musibet bin nasihatten iyidir demiş atalar, zaman ders alma zamanı. Kendi hâlinde yaşananları boykot edenle değil, kitleleri sokağa döken provokatörlerle yüzleşme vakti! İnatlaşmanın ne yeri, ne de zamanı.

Bunların hepsi tarihe not düşülsün, biz ne villasında içkilerini yudumlarken kitleleri dışarı döken sanatçıları(!), ne olaylar yatıştıktan sonra nemalanmaya çalışan pragmatist partileri, ne en küçük gruplaşmayı gazla dağıtmaya çalışan emniyet teşkilatını, ne yangına körükle giden siyasileri, ne devrim tezahüratları yapan halk tabakasını(!), ne de fitneyi destekleyip arkadan kıs kıs gülen Amerikan ve İngiliz medyasını unutacağız!

Türk medyası mı?

Aradığınız – Türk medyası mı?- ile ilgili hiçbir arama sonucu mevcut değil.

Sevgiler…
Ahmet Tuğcu