10 Haziran 2013 Pazartesi

Bakış Açısı: Bir çocuğun gözünden 28 Şubat - 11 Haziran 2013

Sene 2002… Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinin önünde hatırı sayılır bir kalabalık. Ortalama olarak yaşları on beş olan kızlar avazı çıktığı kadar yüksek sesle İstiklâl Marşını söylüyor. Herkesin yüzüne yansıyan gerginlik, adeta marş hiç bitmesin diye dua edercesine…

Ve ardından gelen kısa süreli bir sessizlik…

Mavi üniformaları ve ellerindeki coplarıyla kızların üzerine yürüyen Türkiye Cumhuriyeti polisleri… İstiklal Marşı ayrı bir anlam ifade ediyor o anda. Keşke hiç bitmeseymiş…

Neden iki kıtada kestiniz ki sanki? Devam edin! Daha yüksek sesle söyleyin! Üçüncü, hatta dördüncü kıtayı da okuyun diye geçiyor içimden.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Sonrasını ne kelimeler anlatabilir, ne de bugünün vicdanları kabullenebilir.

Peki, hangi gafil hudutları bu derece aşabilir? Elinden alınan eğitim hakkını geri isteyen bir avuç genç kıza copla saldırmanın hangi kitaba sığan bir izahı olabilir?

Yaşça epey küçüğüm o dönemde, bu sebeple algıda yetersizlik hâkim, tek şahidim gözlerim. Bana söylenen hiçbir yalan, o manzarayı hafızamdan silemez ki! O günlerden kalan birkaç hatıra, yâd edelim. Geçmişe dair defterleri açalım ki, günümüzde olan bitene daha rahat bakalım.

Çocuk aklı işte, kafamın içinde bu manzaranın sebep olduğu onlarca soru… Benim ve ailemin ne işi var burada? Hangi suçu işledik ki, bu derece sert şekilde cezalandırılıyoruz?

Okuldan nefret eden bir ilköğretim öğrencisinin, okula alınmamasını dünyanın sonu gibi algılayıp kahrolan bir ablaya sahip olması ironik tabii…

Birinci gün, ikinci gün, bir hafta derken süregelen sayısız hikâye mevcut hâliyle... Temelinde zulüm var. Ellerinde kitap ve ‘eğitim hakkını savunan’ pankartlar olan, zaman zaman ‘tekbir’ getirip sloganlar atan abiler ve ablalar başrolde. Polisle dolaylı olarak copla ve tazyikli suyla o gün tanıştım. Biber gazı üretilmemiş olacak ki, onunla buluşmam epeyce gecikti.

Dönem öyle hareketli ki, bugün bile akla geldikçe sinirleri depreştiren ‘ikna odaları’ tam gaz devam ediyor. Size çağdaşlığı vaat ediyoruz diye dinsizliği dikte eden bir grup zerzevatın isimleri hâlâ kulaklarımda. Yanlış olmasın, unutamadığım için değil; caddelere, kültür merkezlerine isimleri verilip büyük bilim kadını olarak tanıtıldıkları, çeşitli yerlere heykelleri dikildiği; hatta meclise tam da olması gerektiği gibi dinsizliği temsil eden partide girme imkânı verildiği için. Bugün gelinen noktayı daha iyi anlamak amacıyla atlamamak lazımdı. Hukuksuzluğun yanında insanlığın kaybolduğu o dönemin sembolleri aynı pervasızlıkla halkın temsilcisi unvanını elde etti ve benzer şeyleri dillendiriyor.

Sosyal ağların olmaması, bugünkü bilgi çarpıtma olanağını vermiyor insanlara. Yaşananlara şahit olmadıkça inanmıyorsun, zaten duymak da istemiyorsun bazılarını. Nasıl üstesinden gelebilirsin ki yoksa?

Kaotik ortamı ifade edebilmek için kelimeler kifayetsiz kalabiliyor bazen. Bugün bir kesime ütopik
gelebilecek olaylar silsilesi birçok dindarın başından geçmiş acı bir hikâye aslında. Polislerin ve kendisini ülkenin sahibi zanneden saygısız bir güruhun sokakta yürüyen bir kadının başındaki örtüyü çekme hakkını kendinde bulabildiği bir dönem bu. Korku imparatorluğunu azıcık da olsa tahayyül edebiliyor musunuz? Seni korumakla mükellef polis, oy çokluğunu sağlayamamış bir cenahla dirsek temasında sana saldırıyor. Maslow’un üçgeninde ikinci basamaktayız, aslında hayatta dipteyiz, sondayız… Güvenliğini sağlayamadığı için kendi ülkesinden göçmek zorunda kalanlar mı dersin, evden çıkmayıp asosyalliği tercih eden mi, yoksa hayatının devamını bozuk bir psikolojiyle devam eden mi?

Evden çıkmak isteyenin sığındığı yer kendi gibi düşünenlerin yanı… Amaç; haftada bir Allah rızası için toplanıp her gazete bayisinde rahatlıkla bulunabilecek dini içerikli dergilerden dört beş sayfa okumak ve hasbihâl eylemek. Kimisi sohbet der buna, kimisi muhabbet. Ta ki, telefonların dinlendiği ve bu buluşmaların yasaklandığı güne kadar… Çocuk aklı işte, telefonda ne söylemem gerektiğini bilemediğim için ağzımdan sohbet kelimesini kaçırdığımda tüm gün bir hata mı ettim, başımıza bir şey mi gelecek diye düşündüğüm yıllar bunlar. Şaka değil, o toplanılan evlerin basıldığından haberiniz olmayabilir, bu insanların irticai faaliyet yapmakla suçlandığını da duymamış olabilirsiniz. Hani o, bugün çok kızdığınız medya var ya, işte o zaman sizin istediğiniz gibi çalışıyordu oysaki. Sahiden telefon dinlenmesi suç değil miydi? Ya kişisel haklarımız, özgürlüklerimiz? Neyse… Bugün bir telefon konuşması yaparken şike yapan kulüp başkanı edasıyla şifreli konuşmam bundandır hâkim bey! Buna siz sebep oldunuz, tebrikler!

Hayatımız bir fanus gibi olmuş. Sadece devlet değil, kendisini millet olarak tanıtan çok bilmişler de gidip gidemeyeceğimiz yerlerin listesini oluşturuyor adeta. Kamusal alan yasak, özel mülk ise mahalle baskısından zoraki yasak! Sen kendi çevrenle toplanırsan irticacısın. Topluma yansıyan düşünce yapısı belli, sen Müslümansın, otursana evinde!

Neyse biz küçüğüz, sadece ailemizle yargılanırdık o dönemde. Okula gitmişim, kendi hâlinde muhafazakâr bir okulum var. Neden mi? Henüz ikinci sınıfta ‘öğretmene’ hoca demem hasebiyle sayısız hakarete maruz kaldığım için. Siz ‘hoca camide’ lafını ‘Perran Kutman’ın dizi repliği sanmayın, bu bir zihniyetin dışavurumu idi. Bir açıdan bakıldığında, hakaretlere sebep olan yalnızca hoca demem değil, o kelimeyi nereden öğrendiğimi gururla söylemem idi. İkinci sınıfta düzene karşı ayaklanmışız işte, mazur görün biz devletini sevenlerin elinden bu kadarı geliyor.

Okulda olağanüstü bir durum yok, başörtüsüyle okula gelmek isteyen hocalarımız dışında. He bir de namaz kılmak için mescide inmenin ne denli büyük bir risk olduğunun izah edilmeye çalışılması var, atlamayalım! Müfettiş baskını diye bir olaydan söz edilir. Hayalinizde Hababam Sınıfındaki gibi bir adam canlandırmayın, biz yaptık; hata ettik. Bu adam bize hesap sormaya geliyormuş meğer. Hocalar hasta raporu alıp kaçar, mescitler kapanır. Kutsal bir görev olsa gerek bu! Sinir stresle dönülür eve. Pot kırmamak için hiç konuşmamayı tercih eden bir nesiliz biz. Eve gidince bile yaşadıklarınızı anlatmayın derler büyüklerimiz. Öyle ya, telefon var evde! Herkesin başı belaya girebilir. Bu sebeple iyi sır tutarız biz!

İşten kovulanlar, askerden atılanlar, çalıştığı şirkette merdiven altı sırf namaz kılmasın diye kapatılanlar, evlerinde taciz edilenler, arkadaşlarıyla buluşma noktaları basılanlar, gazeteleri işgal edilenler, aileleriyle ve çocuklarıyla tehdit edilen yazarlar ve daha niceleri… 28 Şubat’ın yalnızca bir mağdurunun gözlemleri bunlar.

Çocuğuz ya, bu olaylar olurken ister istemez merak ediyorsun bazı şeyleri. Sana saldıran kim? Türk polisi. Seni darbeyle korkutan kim? Türk askeri! Seni sokakta istemeyen kim? Türk halkı! Seni kötüleyen yazıları yazan kim? Türk Medyası… Peki, nasıl oluyor da sevgili büyüklerim ülkesini çok sevdiğinden söz edebiliyor böyle bir süreçte? Hâlâ vatan millet edebiyatı yapabiliyor, akıl alır gibi değil. Nasıl oluyor da sessiz kalmanın devletin faydasına olacağını düşünüp susabiliyor? Hangi devlet, şu sana yaşam hakkı tanımayan mı?

Şimdi daha iyi anlıyorum bu nesli, içimizdeki öfke; devlet ve millet sevgisine zamanla yenik düştü. Bize ezberletilen tarih değil de, kendi öğrendiklerimiz bizi önce kendimizle, sonra da devletimizle barıştırdı. Bugün gelinen noktada, herkes gibi söz sahibiyiz!

Hazır bugüne gelmişken, hiç manipülasyon yapmanıza gerek yok canım kardeşim! Gezi Parkında birbirine gösterdiğini ballandıra ballandıra anlattığın saygı, sokakta bana ve benim gibilere yine gösterilmiyor. Tesettürlülere ve sakallılara saldırılar günden güne artıyor. Benim çevremde birinci ağızdan duyduğum olayların sayısı on değil, yirmi değil daha fazla...

Saygı duyulan bir eylemin ideolojik noktalara çekilip, İslam karşıtı bir hâl aldığını görmemenizi mazur göremiyoruz bu defa! Elbette yine sokaklara inmiyoruz ama eskisi gibi olan bitene de gözlerimizi kapatmıyoruz. Bu ülke ikinci kez 28 Şubat ya-şa-ma-ya-cak! Buna müsaade etmeyeceğiz!

Yine göremiyorsun, çünkü zulüm nedir bilmiyorsun. Bu halkın ne çektiğinden bihabersin. Bu sebeple yine, yeni, yeniden kaybedeceksin. Bir grup anarşistle toplumun tamamına hitap edemeyeceksin!

Devir değişti iki gözüm, günaydın!

He unutmadan;

Biz ‘Toma’ya kafa atacak kadar deliyiz diye övünüp küçümseyici edayla siz kimsiniz diye soran genç! Hemen açıklayayım, biz İslami bir dava için çıkılan yolda üzerine silah doğrultan İsrail askerine sopayla dalmayı göze alan dava adamlarının kardeşleriyiz.

Bu vesileyle Mavi Marmara davası uğruna canını feda eden güzel insanlara, “namlusunu halka çevirmiş tanklara selam durmam” diyen şehidimiz Muhsin Yazıcıoğlu’na, mücadelesi Hâk üzerine olan tüm insanlara Allah’tan rahmet dilerim.

Sevgi ile.
Ahmet Tuğcu

Devamı gelecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder