2 Haziran 2013 Pazar

Bakış Açısı: Toplumsal Cinnet - 02 Haziran 2013

Kibir, şeytanın en sevdiği günahtır derler. Öyle bir davranış bozukluğudur ki o, dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanır, etrafında olan biteni algılamaktan aciz kalırsın. Çevrene toplanır birkaç dalkavuk, ‘her şey harika’ nidalarıyla beynine işler sahip olmadığın mükemmelliğini… Kronik bir hastalıktır aslında, kimliği tam oturamamış bireylerin, özgüven patlaması yaşaması ve her şeyi elinde tutabileceğine muktedir olma inancı...

Bu amiyane tabirle basit bir birey analizidir, bunun toplumsal yansıması da güç sahiplerinde, devlet ve yerel yöneticilerde ortaya çıkar. En çok şakşakçılar ve menfaatçiler bu gücün etrafında toplanır. Bu ikili bir araya geldi mi, şeytana gerek kalmaz zaten.

 “Kim, güç (ve şeref) isterse (bilsin ki), güç (ve şeref) tümüyle Allâh’ındır…” (Fatır, 10)

Güç sahibi olmak gibi gelip geçici dünyevi arzular, insanı karanlığa itebilir. Daha fazla hükmedebilme isteği engellenemez bir mücadeleyi getirir. Günümüzde çokça dillendirdiğimiz empati yeteneği kaybedilmeye başlanır, doğru ve yanlış arasındaki kırmızı çizgiler yok oluverir.

İstanbul’un silueti üzerinden başlayan tartışmanın şu günkü duruma gelişine göz atarken bu noktaya değinmemek olmazdı. İstanbul gibi devasa bir şehre hükmetmek üstesinden gelinmesi zor bir görev olduğu gibi, yaptıklarının her koşulda desteklenmesiyle gelen motivasyonun ortaya çıkardığı halktan kopma sendromu 1 Haziran’da şahit olduğumuz türden olumsuzluklara neden olabiliyor. Hâl böyle olunca, bitmek bilmeyen hırslar ve beklentiler bir yerde toplumsal meseleyi tetikleyebiliyor.

Dünyanın en güzel şehrine sahip olup bu güzelliği tabiri caizse Bedevi zihniyetiyle tarumar eden bir zihniyeti tasvip etmek mümkün değil. İnsanları adeta tüketime hapseden modern hapishaneler diye de adlandırılabilecek AVM’lerin günden güne hem de şehir merkezlerinde sayılarının artması, beş kat çıkılması bile kabul edilemez olan arsalara yirmi katlı binaların yapılıp bunun mazur görülmesi, büyük iş adamları tarafından Taksim’in genel yapısına aykırı kaçak katlı binaların dikilmesi, üstelik bu süreçte tarihi değeri olan camilere zarar verilmesi, köşklerin yıkılması ve sayısız kültürel değerlerin tahrip edilmesi, bu değişimin bir rant yumağına dönüştürülerek aynı isimler tarafından kullanılması ne kabul edilebilir, ne de unutturulabilir.

Taksim, her İstanbullunun kalbinde yer sahibi bir mekândır. Burada değişimin ve güzelleştirilme çabalarının desteklenmesi ne kadar doğru olacaksa; onun amatörce, uzman olmayan siyasilerin isteklerine göre, mahkeme kararları göz ardı edilerek tasarlanması o kadar yanlıştır. İnsanların bunaltıcı İstanbul trafiği ve kalabalığından uzaklaşarak, bir an nefes almak için sığındığı parkların şehir merkezlerinden uzaklaştırılarak beton yığınlarından yeni meydanlar yapılması ise alenen hatadır. Dünyanın en büyük parkını da yapsan, İstanbul’un orta yerinde yeşile olan ihtiyaç devam edecektir. Gezi Parkı da Taksim’in en önemli noktalarından birisidir. Gece vakitleri tinercilerin bu bölgeye akın etmesi, Taksim’de yasa dışı faaliyetler için toplanan güruhların sığınağı olması, bu parkın bir beton yığınına dönüştürülmesi için yeterli bir gerekçe değildir. Nitekim küçük çapta bir düzenleme ve güvenlik ekipleriyle son derece nezih ve huzur verici bir park yapmak 2013 Türkiye’sinde oldukça kolay bir çözümdür. Ama bunu yok sayıp tarihi bina dikeceğim, bunu da AVM ile süsleyeceğim vurgusunu yaparak, mahkeme kararını ve halkın isteklerini yok saymaya kalkarsan, burada tepkilerle karşılaşman oldukça normal olacaktır.

Tepkilerin şekline gelince, parkın çevresinde ilk gün yıkıma karşı son derece âkîl fikirler ortaya atılmış, hatta bir kısmı uygulanmıştı. Bu eylem “halkın dört beş ağacı koruması“ şeklinde bir algı oluşturularak küçümsenirken, saatler geçtikçe ilginin artmasının nedenleri tespit edilemiyordu. Zaten erk sahibinin son günlerde iyice artan “polis şiddetine” göz yumması, halktan ne derece kopuk olunduğunun göstergesiydi…

Burada vurgulamakta fayda var. Bundan iki hafta evvel, Beşiktaş semtinde yaşanan polis şiddeti medya tarafından layıkıyla sorgulanamamış, halk nezdinde de ‘tribünlerin barbarlığı’ şeklinde yorumlanmıştı. Oysaki olayların başlangıcı videolarla internete düşmüş, herkes seyredebilme şansına sahip olmuştu. O gün susan herkesin bugün konuşması insanların ayağına basılmadıkça sessiz kalmayı tercih etme güdüsüne örnektir. Bir nevi “bana dokunmayan yılan bir yaşasın” sendromu… O gün Beşiktaş taraftarına uygulanan kontrolsüz şiddet, silahlı müdahale gibi uç yaptırımlar bu konuda en çok konuşması gereken Beşiktaş yöneticileri tarafından bile kınanmamıştı. Tüm Türkiye adeta gözlerini kapamış, bugünün gelişini dünden hazırlamıştı. İşte gün geldi, o gün sorgulanamayan gerçekler bugün daha büyük olayların başlangıcına sebebiyet verdi.

Polisin kriz yönetimi konusundaki acizliği ile başlayan akıl tutulması, toplumsal bir infiale adım adım yaklaştırdı. Her toplanan gruba müdahale etme ihtiyacı, sıkılan biber gazlarına karşı reaksiyon verilmesiyle devlet ile halkı karşı karşıya getirdi. Tepkiler çığ gibi büyüdükçe olayın şekli değişiyor, basit bir eylem ideolojik bir çatışmayı beraberinde getiriyordu. Bir kere basiret bağlandı mı, ortaya çıkan sonuç biber gazı, kan ve gözyaşından ibaret oluyordu…

Orta Doğu karışık bir bölgedir. Kaos hiç bitmez, kaostan beslenenler ise asla fırsat tepmez. Bundan sonra olayların şekli haliyle değişmeye başladı. Türkiye’de kültürel yozlaşmanın temsili olan CHP, kendi geçmişini anımsatırcasına olayları kaşımaya, BDP ile aynı safta polisle savaşmaya başladı. Yasa dışı olarak kabullenilmiş sayısız örgüt Taksim meydanını savaş alanına çevirmeye gidiyordu. Mevzu rantla mücadele formatından ideolojik bir sivil devrime doğru kayıyordu. Atılan naralar ‘Taksim, Gezi Parkı” başlıklarından ‘Tahrir, hükumet istifa’ ya dönüşmüştü. Sokaklar kaynıyor, geceleri İstanbul’da ışıklar yanıp sönüyordu. Bu manzaralara 28 Şubat’ta yeterince şahit olmuş geniş halk kitlesi ise sağduyuyla olan biteni seyrediyordu.

“Devlete karşı zafer” sloganları oldukça tehlikeliydi oysaki; sayısız insan sosyal ağlarda ‘askeri darbe yandaşlığına bürünmüş, en kötüsü çoluk çocuk dinlemeden kendi vatandaşını katleden Esad’a övgüler yağıyordu. Sayısız gaz bombasına maruz kalmış insanların empati yönü hiç gelişmemişti dün gece, Suriye’de parçalanan onlarca vücudu anlamaktan çok uzaktılar, tıpkı 28 Şubat’ta veya Mavi Marmara’da yaşananları göz ardı ettikleri gibi. Olup biteni evinden takip edip, hepsi terörist bunların diye kolaya kaçanlarla, gerçekten ülkeyi kurtardığına inanıp, o öteki diye bahsettiklerini gaflet uykusunda olmakla veya yandaşlıkla suçlayanlar gittikçe radikalleşiyordu.

“İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim” diyordu Cemil Meriç bu yaşananları bilircesine yıllar evvel… Sokakta aynı 90’ları hatırlatan bir kargaşa hâkim bugün, insanlar birbirine öteki gözüyle bakıyor.

Değdi mi bunca yaşananlar? Zaman öz eleştiri zamanı! Dün Beşiktaş’ta, bugün Taksim’de halka orantısız güç kullananlar ile en küçük olayda sivil devrim diye sokaklara dökülenler, ara sokaklarda gece yarıları kornalarla insanları rahatsız edenler… Daha kat edilecek çok yolumuzun olduğunun en bariz göstergeleri olsa gerek. Bir musibet bin nasihatten iyidir demiş atalar, zaman ders alma zamanı. Kendi hâlinde yaşananları boykot edenle değil, kitleleri sokağa döken provokatörlerle yüzleşme vakti! İnatlaşmanın ne yeri, ne de zamanı.

Bunların hepsi tarihe not düşülsün, biz ne villasında içkilerini yudumlarken kitleleri dışarı döken sanatçıları(!), ne olaylar yatıştıktan sonra nemalanmaya çalışan pragmatist partileri, ne en küçük gruplaşmayı gazla dağıtmaya çalışan emniyet teşkilatını, ne yangına körükle giden siyasileri, ne devrim tezahüratları yapan halk tabakasını(!), ne de fitneyi destekleyip arkadan kıs kıs gülen Amerikan ve İngiliz medyasını unutacağız!

Türk medyası mı?

Aradığınız – Türk medyası mı?- ile ilgili hiçbir arama sonucu mevcut değil.

Sevgiler…
Ahmet Tuğcu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder