26 Temmuz 2013 Cuma

İnsafımız kurudu mu? - Gökhan Özcan - 26 Temmuz 2013

Konuştuğumuz sözlerin, yazdığımız cümlelerin, kapıldığımız öfkelerin, içimizi usul usul ele geçirmeye başlayan nefret kültürünün birer gönüllü silahşoru haline geldiğinin farkında mıyız? Sinsiliğin ustası haline gelen nefislerimizi doyurabilmek için her gün, her saat, her an, mütemadiyen, başkasına ait bir yanlış, bir hata, bir günah, bir sürçme, bir takılma aramakta olduğumuzu görebiliyor muyuz? İnsanlığımızın gizli köşelerinde bir şeylerin, biri yanılsa, yenilse, sendelese, düşse de, koşup hepimiz tepesine vursak vursak vursak diye sabırsızlandığını sezebiliyor muyuz? Bütün bu ruhsuz klavyeler, bütün bu hayata bakmayan ekranlar, kalplerimizi kısıtlayan bütün bu hurufat kısıtlamaları içten içe kabalaştırıyor, sığlaştırıyor, kaskatı hale getirip duygusuzlaştırıyor bizi. Bir bilinç çekilmesi mi yaşıyoruz, bir vicdan körleşmesi mi, bir insaf boşalması mı?

Her günün uykuda olmadığımız her saatini ya da aslında uykuda olduğumuz her saatini başkalarının günahlarıyla, hatalarıyla, yanlışlarıyla, zayıflıklarıyla oynayarak, başka insanlıkları didikleyerek ve başka insanları zihnimizin yağlı urganlarında sallandırarak geçiriyoruz adeta. Ağızdan çıkanlara bakın, yazılıp çizilenlere bakın, tafra diye etrafa savrulan komplekslere bakın, gündelik haline gelen ağır öfke nöbetlerine bakın, orada kendini kaybeden insanlar göreceksiniz. İnsanlığını, kardeşliğini, arkadaşlığını, gönüldaşlığını, yoldaşlığını kendi ile birlikte kaybeden, kaybetmekte olan insanlar... Herkes kendi benliğinin orta yerine en insafsızından ve en hukuksuzundan ve en usulsüzünden bir mahkeme kurmuş, habire yargılıyor, mahkûm ediyor, idam ediyor. Ne hüsn-ü zan kalmış, ne kardeşlik hukuku, ne aynı hikayenin insanı olmanın nazı niyazı... Allah'ın kullarına en ufak bir yanlış yapmanın ne büyük bir günah olduğunu unutmuş olabilir miyiz tamamen!

Herkes kendisinin haklı olduğunu, doğruyu söylediğini, sözünün bütün sözlerden üstün, vicdanının bütün vicdanlardan keskin olduğunu düşünüyor. Yine herkes karşısındakinin haksız olduğunu, yanlış yaptığını, hakkaniyetten uzaklaştığını, davayı sattığını, ona buna yaranmaya çalıştığını, kendini pazarlama derdinde olduğunu, yoldan çıktığını, artistlik yaptığını ve bunun gibi bir çok şeyi ağız dolusu söylüyor, yazıyor. Velev ki manzara tam olarak böyle olsun; bir insanın kendi doğrularıyla bir başkasını ulu orta dövmeye çalışması kabul edilebilir mi? Hele ki iyilikle bakması, hüsnüzanla görmesi, suizandan uzak durması emrolunan bir Müslüman nasıl olur da böyle bir şeye tevessül edebilir?

İnsanın her konuda kendini haklı görmesi, sözünü üstün bilmesi, yanında olanları meşru, olmayanları gayrımeşru ilan etmesi kibirdendir ve bu ağır bir hastalıktır, bir insanlık arızasıdır. Öfke, nefret, gıybet, iftira, koğuculuk, hakaret, aşağılama, tahfif etme, hataları teşhir etme, bugüne özgü bir günah galerisi... Ve bütün bunlar güya doğruyu seslendirmek, savunmak adına...

Yalnızca tek bir mükemmel, tek bir şaşmaz hakikat, tek bir yanılmaz-yenilmez güç olduğuna, bunun da Allah olduğuna inananlar için, mükemmel insan diye bir şey yoktur; her kulun hataları, günahları, yanlışlıkları, zayıflıkları vardır. Her kulun iki yanında zerre miktarı günahını da, zerre miktarı sevabını da zayi etmeden yazan melekler vardır. Kulları yargılamak, kulların işi değildir ve sırf bu sebeple kaçınılması gereken bir şeydir.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Bakış Açısı: Devlet Daireleri, Kabullenilmiş Çaresizlik ve Siyasi Gözlükler… - 23 Temmuz 2013

Devlet dairelerinde işler hep yokuşa sürülür algısının zamanla içselleştirilmesi ve genel kabul hâline gelmesi vahim bir durum. Bir yanlışı olduğu gibi kabullenmek, sorgulamamak ‘nasıl hak ediyorsanız, öyle yönetiliyorsunuz’ sözünün bir yansımasıdır. Bir devlet kurumuna gittiğimizde yüzlerce şikâyet edilecek husus buluyor ama bunun değişimini talep etmek yerine kabullenip espri konusu haline getiriyorsak, işte tam da bahsettiğim noktadayız demektir.

Bu kurumlarda genel akışı özetlemek gerekirse; lüzumsuz yere sayısız prosedürü yerine getirirken onlarca insanla muhatap olursunuz; bu süreç kısa dönemde halledebileceğiniz bir eylemi yılan hikâyesine dönüştürür. Pratiklikten uzak, yaşadığımız çağa aykırı muhtelif sorunlar…

Gözünüzün önünde işten kaytaran, bir görünüp bir ortadan kaybolan, gamsız ve duyarsız çalışanlar, kâğıt israfından başka hiçbir şeye yaramayan sayısız doküman… Bir odadan diğer odaya mekik dokurken, etrafınızdaki herkesin sizi başından savarcasına başka birisine yönlendirmesi ve bunu yaparken en ufak bir tereddüt yaşamaması, en acısı ise bunca duyarsızlık arasında göz göre göre çalınan saatleriniz…

Neyse amacım amiyane tabirle bu düzene karşı kendi çapımda isyan etmek değil elbette. Benim sorunum algılarla… Devlet daireleri bir temsilci bu konuda, yanlış işleyen çarkın basit bir örneği…

Tepki gösterdiğim algı yeni değil bu arada, sorun şu ki gittikçe yayılıyor. İşin acı olan kısmı, yayıldığı cenah ‘yanlışa yanlış demezse felaket olur’ diyeceğim kadar doğrucu olması gereken bir topluluk. Çünkü inandıkları şey bunu emrediyor. Sonuç hiç hayra alamet değil. Yanlışa yanlış diyememe hastalığı… Eğer hatayı yapanın kim olduğu senin için birincil meseleyse hatalısın mesela. Bahaneye gelince, aradıktan sonra milyonlarcası mevcut…

Devlet kurumlarında adam kayırmaca had safhada, ülkede hâlâ sorunların büyük çoğunluğu tabiri caizse şikeyle (aracı yoluyla) çözülüyor, yapılan sınavların sonuçlarına güven çok zayıf, denetim yerlerde… Bu tarz yerlere elini veren kolunu alamıyor adeta, koltuğu hak etmeyen sürüsüyle insan birilerinin referansıyla iş yerlerinde yan gelip yatıyor.

Mübarek Ramazan günleri üst üste devlet kurumlarıyla muhatap olup, etrafımda bunca kargaşayı normalleştirici ifadelerle açıklayan (savunan) çok kıymetli insanları görünce böyle karman çorman yazayım istedim. Ne yazık ki, yapıcı bir eleştiriyi bile siyasal bir kutuplaştırmaya dönüştürmek günümüzün modası. Yapmayın, etmeyin. Düzeltilmesi gereken çok yanlış var hâlâ memlekette, geçmişten kalan... Yapıcı olanları kırıp dökersek, geriye düşmanca ifadelerden başka bir şey kalmaz.

Son günlerde dikkatimi çekenler: Yanlışa yanlış diyememek, düşmanını kendi silahıyla vurmayı denemek, en küçük farklı görüşü linç etmek, vur deyince öldürmek… Eyvallah, uysal koyun değiliz; ama biz bu da değiliz. Öyle değil mi?

Daha söylenecek çok söz var ama devamı Ramazan sonrasında…

8 Temmuz 2013 Pazartesi

İrfan Mektebi Ramazân-ı Şerif - Osman Nuri Topbaş Hocaefendi - Altınoluk Dergisi (Ağustos 2011)

Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki, bizleri yine mübârek Ramazanın uhrevî iklîmine kavuşturdu. Ramazân-ı şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı... Mü’minler için mânevî kıymetlerle dolu ilâhî bir hazîne… Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Eğer kullar, Ramazanın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

Bu mübârek ay, ilâhî affın âdeta tuğyân ettiği bir arınma mevsimi… Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati ifâde sadedinde:

“Kim fazîletine inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” buyuruyor. (Buhârî, Savm, 6)

İlâhî rahmet ve mağfiret pınarı olan Ramazana kavuşup da onunla yıkanmadan, günah kirlerinden arınmadan geçen bedbahtlara ise; “rahmetten uzak olsunlar” buyruluyor. Bu hakîkati Efendimiz (s.a.v.) şöyle bildiriyor:

“Cebrâîl (a.s.) bana göründü ve; «Ramazana erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim...” (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Görüldüğü üzere Ramazân-ı şerîfi ibadet ve amel-i sâlihlerle ihyâ edip ferdî ve ictimâî kulluk vazifelerimizi lâyıkıyla îfâ edebilirsek, Efendimiz (s.a.v.)’in müjdelediği ilâhî af vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu ilâhî rahmet hazinesine bîgâne kalıp ihmâlkâr davranırsak, yine Efendimiz (s.a.v.)’in îkâz ettiği, ilâhî rahmetten mahrûmiyet tehlikesi mevcut… Yani bu kadar mühim, hassas ve kıymetli bir zaman dilimindeyiz.

RAMAZÂN-I ŞERÎFİN FAZÎLET DERSLERİ:

Ramazân-ı şerîf, âdeta yoğunlaştırılmış bir mânevî tekâmül mektebi... Öyle ki; gönülleri zenginleştiren, kalplere seviye kazandıran; oruç, iftar, sahur, terâvih, mukãbele, duâ-zikir, fitre-zekât, îtikâf, Kadir Gecesi ve bayram, bu mektebin temel dersleri... Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrâk edip imtihanlarından yüksek not alabilmek ise, ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluş berâtını alabilmenin en güzel yolu…

ORUÇ

Her ibadet, rûhun ayrı bir gıdâsıdır. Lâyıkıyla tutulan bir orucun verdiği feyiz ve rûhâniyet ise pek müstesnâdır. Orucun aslî hakîkati, onun mânevî, ahlâkî ve ictimâî kıymetlerinde gizlidir. Zira:

Oruç; nîmetlerin kadrini bildirerek gönüllerdeki şükran duygularını derinleştirir. Öyle ki, her gün rahatça yiyip içilen nîmetlerden günün belli bir kısmında mahrum kalmak bile, insana aczini hatırlatır. Her hâlükârda Rabbimize muhtaç olduğumuzu, hakîkatte bir an bile O’nun lûtfuna sığınmaktan müstağnî kalamayacağımızı telkin eder. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına karşı, gönüllerdeki hamd ve şükür duygularını kuvvetlendirir.

Oruç; sabır tâlimidir. Nefsin isteklerini frenleyebilme irâdesinin kazanılmasıdır. İnsanın nefsine hâkim olabilmesi, ilâhî imtihanlardan muvaffakıyetle geçebilmenin en mühim sırrıdır. Öyle ki; öfkeyi yenebilmek, affedebilmek, fedâkârlık ve ferâgat gibi yüksek fazîletler de hep nefsin îtirazlarını susturabilmekle gerçekleşebilir.

Oruçluyken bilhassa öfkeden sakınmak gerekir. Zira açlık asabîliği içinde birtakım nefsânî davranışlara sürüklenmek, orucun rûhâniyetini zedeler. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Hiçbiriniz (bilhassa) oruçlu olduğu gün, çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri, kendisine söver veya çatarsa; «ben oruçluyum» desin.” (Buhârî, Savm, 9)

Sabır ayı olan Ramazân-ı şerîfte tutulan oruç, âdeta rûhun giydiği bir ihram gibidir. Nasıl ki ihramda refes, fısk ve cidâl yasaksa, tıpkı bunun gibi, şehevî arzular, fısk u fücûr, münâkaşa ve bir gönle diken batırmak da orucun ecrini zâyî etmek demektir.

Oruç; nefsâniyeti dizginleyerek rûhâniyete seviye kazandırmaktır. İnsanda rûhâniyet ve nefsâniyet, bir terâzinin iki kefesine benzer. Biri hafiflediğinde diğeri ağırlık kazanır. Nefsin bitmek bilmeyen arzularını, azim ve irâdesiyle eritemeyen ham ruhlar, ne dünyada ne de ukbâda saâdete erebilirler. Oruç da; rûhâniyeti nefsâniyete, bâkîyi fânîye, takvâyı fücûra gâlip getirmek için, nefse karşı girişilen büyük bir cihaddır.

Oruç, bedenin alışıp şiddetle ihtiyaç duyduğu fânî nîmetlerden el çekmek sûretinde gerçekleşir. Bu vesîleyle de rûhu, nefsânî arzuların sıklet ve kasvetinden kurtarır. Dolayısıyla rûhun kuvvetlenmesine, duyguların ulvîleşmesine, ilâhî nurların kalpte tecellîsine vesîle olur. Oruç tutan kimsede, nefsin tasallutundan kurtulan rûhun, mânevî fetihleri başlar. Bu bakımdan oruçlu, bir fazîlet mücâhidi demektir.

Ayrıca oruç sâyesinde, -belli bir süreliğine de olsa- bâzı helâllerden bile el çekmek, haram ve şüphelilere karşı daha güçlü bir şekilde mukãvemet edebilecek, sağlam bir irâdenin inşâsına yardımcı olur.

Oruç; güzel ahlâk ve takvâ tâlimidir. Oruç, Kur’ân ahlâkından nasiplenmek ve âdeta meleklerin letâfetinden hisse almaktır. Bunun için orucun hem zâhiren hem de bâtınen bozulmaması gerekir. Bu ise, ibadetlerin rûhâniyetine zehir saçan nefsânî zaaflardan sakınmaya bağlıdır. Zira makbul bir oruç, bütün uzuvların ve bilhassa kalbin iştirâk ettiği oruçtur. Allah ile beraberlik şuuru içinde tutulan oruçtur. Yüksek bir takvâ duygusuyla, insanı günahlardan alıkoyan bir oruçtur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez.” buyrulmaktadır.(Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

Demek ki orucu, nefsânî zaaflarla zedelememek; bilhassa dili dedikodu, gıybet, yalan, iftirâ ve mâlâyânî mevzulardan muhâfaza etmek, yani çirkin konuşmalara karşı ona da “sükût orucu” tutturabilmek gerekir.

Oruç; ihlâs tâlimidir. Her ibadette olduğu gibi oruçta da yegâne niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı olmalıdır. Bunun için de riyâ ve gösterişten sakınmak, ibadete fânî menfaatleri ortak etmemek gerekir.

Vaktiyle yahudî ve hristiyanların da bir ay oruçları vardı. Lâkin onlar, bu güzel ibadeti -tıpkı dinleri gibi- tahrif ederek aslî mecrâından çıkardılar. Ruhsuz, mâneviyatsız bir “perhiz” kılığına soktular. Diğer ibadetler gibi oruç da, hakîkî mâhiyetini İslâm dîninde buldu.

Bu sebeple mîdeyi dinlendirmek, kilo vermek gibi maddî gâyelerle tutulan bir orucun ecri zâyî olur. Bedenî hareketleri için namaz kılmak, turistik gâye ile hac ve umre yolculuğuna çıkmak da böyledir. İbadet, maddî faydası için değil, Allâh’ın emri olduğu için yapılır. Orucuna dünyevî bir maksat karıştıranlar, şu nebevî îkâzın muhâtabı olmaktan kurtulamazlar:

Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz!” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690) Yani orucun fazîletinden, feyiz ve rûhâniyetinden bir hisse alamazlar.

Oruç; zühd ve riyâzat tâlimidir. Bugün maalesef lüks, israf, oburluk, güç gösterisi ve nefsânî ihtirasların arttığı bir devredeyiz. Hâlbuki oruç ibadeti bizlere, fânî nîmetlerin bir gün tamamen elinden alınacağı bir âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatarak, nefsânî zevklere takılıp kalmamayı, helâlleri bile asgarî seviyede kullanıp kifâyet miktârıyla yetinmeyi ve dünyevî imkânları âhiret sermâyesi kılma firâsetini telkin eder.

Bizlere örnek nesil olarak takdîm edilen Ashâb-ı kirâm’ın dünyaya karşı müstağnî duruşlarını, bilhassa Ramazân-ı şerîfte daha derin bir şekilde tefekkür etmeliyiz. Onların âile hayatı nasıldı? Ticârî münâsebetleri, ictimâî muâmelâtları nasıldı? Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medîne’ye hicret edip Ensâr ve Muhâcirleri birbirine kardeş kıldıktan sonra niçin ilk olarak Medîne çarşısını teftiş etti? Çünkü mü’minin iktisâdî noktadaki asıl derdi, çok kazanmak değil, az veya çok, fakat mutlaka “helâl” kazanmaktır. Kazanılan rızkın mânevî keyfiyeti çok mühimdir. Helâl lokmadan feyiz ve rûhâniyet doğar. Helâl lokma, rûha zindelik veren bir vitamin gibidir. Haram ve şüpheli lokmalardan ise rûha hantallık ve gaflet sirâyet eder.

Oruç; diğergâmlık tâlimidir. Yoksulların ve muhtaçların çektiği sıkıntılardan sadece biri olan açlığı fiilen yaşatarak onların hâlinden anlamayı temin eder. Böylece gönüllerde merhamet, şefkat ve cömertlik tohumlarının filizlenmesini sağlar.

Mısır’da şiddetli kıtlığın hüküm sürdüğü günlerde Yûsuf (a.s.)’a:

“–Siz, devletin hazinelerine hükmeden bir idârecisiniz. Neden kendinizi aç bırakıyorsunuz?” diye sordular. O ise şu hikmetli cevabı verdi:

“–Karnım tok olursa açların hâlinden anlayamam diye korkuyorum!”

Din kardeşlerini düşünüp onların sıkıntılarını gidermek için gayret etmenin zarûretini, Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifâde buyurmaktadır:

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

“Komşusu açken tok yatan, (kâmil) mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)

“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” (Buhârî, Îman, 7)

Ramazân-ı şerîfi diğergâm bir ruhla değerlendirmek, hizmet ve infaklarla ihyâ etmek, kulun Rabbine olan muhabbetinin en güzel nişânesidir. Zira muhabbetin kantarı; sevilen uğrunda gösterilen fedâkârlıktır. İbadetlerin gâyesi, Cenâb-ı Hakk’a takarrub/yakınlaşmaktır. İbadet vecdiyle ictimâî hizmetlere koşmak, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermek de, Hakk’a yakınlığın en güzel vesîlelerinden biridir.

Bu itibarla Ramazân-ı şerîfin rûhâniyeti, merhametimizi inkişâf ettirerek gönüllerimizi âdeta bir rahmet dergâhı hâline getirmeli. Öyle bir dergâh ki, bütün mü’minler, hidâyet bekleyen insanlar, hattâ Allâh’ın insan için yarattığı bütün mahlûkat, onun şümûlünde olmalı…

Bugün dünya çapında insanlığın en büyük ihtiyacı, maddî açlıktan ziyâde mânevî açlıklarını giderebilmek, rûhî buhranlarına çâre bulabilmektir. Dolayısıyla bir mü’min, kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini unutmamalıdır. Îman nîmetinin şükrünü îfâ edebilmenin de, hidâyet bekleyenlere İslâm’ın hakîkat nidâsını işittirebilmek için gayret göstermeye bağlı olduğunu, hatırından çıkarmamalıdır.

Hazret-i Mevlânâ ve emsâli gönül sultanlarının, bütün insanlığı şefkatle kucaklayan; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel!..” dâveti de, bu şuurun bir tezâhürüdür. Bu dâvet, hidâyet arayanları gönül dergâhında tedâvî etmek; İslâm’ın güzellikleriyle tanıştırmak için yükselen bir gönül nidâsıdır.

Bugün bilhassa teknik imkânların artması, bizleri dünyanın öbür ucundaki din kardeşlerimizle bile komşu etti. Bütün İslâm coğrafyasındaki mazlum, muzdarip, bîçâre kardeşlerimizi düşünebilmek, onların dert ortağı olabilmek, hepimizin vicdan borcu… Mevlânâ Hazretleri buyuruyor ki:

Şems -kuddise sirruh- bana bir şey öğretti:

«Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Kâmil mü’minler, toplumlarının ve hattâ bütün dünyanın gidişâtından kendilerini mes’ûl gören, bütün mü’minleri kendilerine zimmetli hisseden hassas ruhlardır. Fakat maalesef günümüzde, uzak beldelerdeki muzdariplerin feryâdına gönül vermek bir yana, kapı komşusunun bile derdine bîgâne kalan, en yakınlarına dahî rûhen uzak yaşayan, yalnız kendi menfaatini düşünen, nemelâzımcı ve egoist insan tipi çoğalmaya başladı.

Hâlbuki İslâmî nezâket ve zarâfetin yaşandığı mâzimizde, toplumdaki zengin-fakir bütün mü’minler, birbirlerine sıcak bir sığınak, müşfik bir barınak, sağlam bir dayanaktı. Zengin-fakir, ayrı sitelerde değil, aynı mahallede, iç içe, gönül gönüle yaşardı. Mahalle; dul ve yetimin emniyet içinde olduğu, kendini aslâ garip ve kimsesiz hissetmediği, huzurlu bir yuvaydı.

Ramazân-ı şerîfler de, toplumda unutulmaya yüz tutan bu kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma rûhunun yeniden ihyâsı, fazîletler medeniyetinin tekrar inşâsı için, büyük bir fırsat mevsimi olarak değerlendirilmelidir.

İFTAR

İftar zamanı; duâların makbûl olduğu ilâhî ikram vakitleridir. Orucu açarken bu vaktin kıymetini iyi idrâk etmek ve Allah ile beraberliğin gönül huzuru içinde bulunmak gerekir. Zira Efendimiz (s.a.v.):

“Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç ânı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbıyla Rabbine kavuştuğu andır.” buyurmuştur. (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Ayrıca oruçluya iftar ettirmek, firâset sahibi mü’minlerin ihmâl edemeyeceği, büyük bir ecir vesîlesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve kendi mükâfâtından hiçbir şey eksilmeden bir oruç tutma sevâbına nâil olmasına vesîle olur.” buyurdular. Bunun üzerine sahâbîler:

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz.” dediklerinde, Rasûlullah (s.a.v.):

“–Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VIII, 477/23714)

Bugün maalesef bâzı iftar davetlerinde, ibadet rûhuna zıt tablolarla karşılaşılmaktadır. Varlıklı kimselerin yalnız kendi iktisâdî seviyelerindeki misafirleri dâvet ettiği, lüks, israf ve güç gösterisine kaçan, oburluğu özendiren iftarlarında, ibadet iklîminin ruh ve mânâsından uzaklaşılmaktadır.

Hâlbuki İslâm ahlâkının yaşandığı mâzimizde, zengin-fakir ayırt edilmeden herkese iftar vermek, büyük bir gönül hazzıydı. İftarlara gönlü rûhâniyetli ve ağzı duâlı kimseler dâvet edilir; kimsesizler, yetimler, dullar ve fakirler, müstesnâ bir mânevî ganimet bilinerek bilhassa çağrılırdı.

İftarlar bir evin izzetiydi, şerefiydi, ayrı bir rûhâniyet vesîlesiydi. Âdeta bayramdan evvel yaşanan bir bayramdı. Fakir âilelere iftardan sonra “diş kirâsı” adı altında, gönül alıcı ve zarif bir üslûb ile takdîm edilen hediyeler, apayrı bir saâdetti. İftarlar, ancak bu saâdet tablolarına döndüğü zaman, gerçek mânâ ve rûhuna uygun bir sûrette idrâk edilmiş olacaktır.

TERÂVİH

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Allah Teâlâ, size Ramazanın orucunu farz kılmıştır; ben de onun kıyâmını, yani Ramazan gecelerindeki terâvih namazını sünnet kıldım. Eğer bir kimse, îmanlı bir gönülle ve sevâbına ermek emeliyle Ramazan orucunu tutar ve terâvih namazını kılarsa, (kul hakları ve borçları hâriç) anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulur.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)

Demek ki Ramazan gecelerinde terâvih namazlarını da ihmâl etmemek îcâb eder. Ayrıca çabuk kıldıran imamların değil, tâdil-i erkân ve huşû ile kıldıran imamların ardında kılmaya gayret edilmelidir.

SAHUR

Ramazan geceleri, sahurlarıyla da müstesnâ bir rahmet iklîmidir. Ramazanda kazanılan sahur disiplini, aynı zamanda teheccüd ve seherleri ihyâ alışkanlığı kazanma eğitimidir. Ramazan gecelerini ibadetlerle değerlendirmek, her türlü mâlâyânîden sakınarak duâ ve zikir ile dili; istiğfar ve gözyaşıyla da kalbi yıkamak gerekir. Ramazan gecelerini ihyâ etmenin ehemmiyetini, Efendimiz (s.a.v.) şöyle haber vermektedir:

“Kim, inanarak ve sevâbını Allah’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvih, 46)

Yine Efendimiz (s.a.v.), sahurun fazîletine de şöyle işâret buyurmuştur:

“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Musannef, IV, 227/7599)

“Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)

KUR’ÂN-I KERÎM İLE ÜNSİYET

Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere; “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185)

Bu mübârek ayda Kur’ân ile ünsiyetimizi daha da artırmamız, mümkünse mukãbeleye iştirâk etmemiz îcâb eder. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.), bu ayda Cebrâil (a.s.) ile karşılıklı (mukãbele ile) Kur’ân okurlardı.

Bizler de Kur’ân’ı aynı ruh ve heyecan ile okumaya gayret etmeli, yalnızca tilâvet ve “mukãbele”siyle yetinmeyip “muâmele”siyle de meşgul olmalıyız. Onun mânâ iklîmine girerek muktezâsınca amel etmeli, hâl ve davranışlarımızı ilâhî tâlimatlar önünde mîzân ederek eksiklerimizi telâfîye çalışmalıyız. Unutmayalım ki Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmet gününde bizler için ya şefaatçi ya da -Allah korusun- şikâyetçi olacaktır.

İNFAK (ZEKÂT-FİTRE)

Fakr u zarûret içinde kıvranan muhtaçların gözlerinde, en çok Ramazanın teşrîfiyle ümit ışığı parlar. Zira zekât, fitre ve sadaka gibi mâlî ibadetler, tebessümü unutmuş nice yüzleri, bilhassa bu ayda sürûra kavuşturur.

Efendimiz (s.a.v.), sâlih amellerin diğer zamanlara göre daha fazîletli olduğu Ramazanda, ibadet ve hayırlarını artırırdı. İbn-i Abbas (r.a.) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu zamanlar da Ramazanda Cebrâil (a.s.)’ın, kendisiyle buluştuğu vakitlerdi. Cebrâil (a.s.), Ramazanın her gecesinde Peygamber Efendimiz’le buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7)

Bu mübârek ayda fitre/fıtır sadakası, şer’an zengin sayılan her mü’mine vâcip, hattâ bâzı mezheplere göre farzdır. Fitre, bayram namazına kadar verilirse makbul olur. Daha sonra ise, fitre dışında bir sadaka hükmüne girer.1 Efendimiz (s.a.v.), fakir mü’minlerin de bayrama huzurla girebilmeleri için, fitrelerin bayramdan önce verilmesini istemiş; “Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurmuştur. (İbn-i Sa’d, I, 248)

Efendimiz (s.a.v.)’in bu aydaki infak heyecanını, bizler de imkânımız ölçüsünde yaşamalıyız. “Malda, zekâttan başka da hak vardır.”2 hakîkati mûcibince, maldan cömertliğin asgarî ölçüsü olan zekâtların dışında da infâk etmeyi, bu ayda müstesnâ bir fırsat bilmeliyiz.

Unutmayalım ki, mülk Allâh’a âittir. Geçici bir süreliğine emânet edilen malı sırf nefsine harcamak israf; kendine biriktirmekse cimriliktir. İkisi de ebedî âkıbeti felâkete çeviren çirkin vasıflardır. Mü’minin vazifesi; nîmetleri riyâzat hâlinde kullanmak, kifâyet miktarına kanaat etmek ve ihtiyacından fazlasını infâk etmektir. Fânî kazançları tutayım derken bâkî fırsatları elden kaçırmak, îman şuuruna aykırıdır.

KADİR GECESİ

Bu mübârek gece, ümmet-i Muhammed’e mahsus, muazzam bir ikrâm-ı ilâhîdir. Âyet-i kerîmede bu gecenin bin aydan hayırlı olduğu beyân edilmiştir. Yani bu geceyi ihyâ edenlere 83 küsûr senenin ecri lûtfedilir. Rabbimizin, böylesine muhteşem bir mânevî hazineyi ihsân etmesi, O’nun Habîb’ine olan engin muhabbetinin bir bereketidir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Kadir gecesini, fazîlet ve kudsiyyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibadet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175/760)

Bu ilâhî hazîneden mahrum kalmamak için Kadir Gecesini, Ramazanın ilk gecesinden itibâren ve bilhassa yirmisinden sonraki tek gecelerde aramak gerekir. Kadir Gecesi, umûmî kanaate göre Ramazanın 27’nci gecesidir. Fakat başka zamanlara da denk gelebildiği için, bütün Ramazan gecelerine ayrı bir îtinâ göstermek gerekir. Nitekim Hazret-i Âişe (r.anha) vâlidemiz:

“Rasûlullah (s.a.v.) Ramazanın son on gününde îtikâf buyururlardı.” demiştir. (Buhârî, Îtikâf, 6) Bilhassa Ramazanın son on gününde mühim bir sünnet olan îtikâf da, Kadir Gecesinin fazîletine ermenin en güzel yollarındandır.

BAYRAM

İrfan mektebi olan Ramazân-ı şerîfin son dersi bayramdır. Bayram imtihanını da güzelce geçebilmek için onu gaflet ve rehâvete kapılmadan, uyanık bir gönülle, tekbir, tehlil ve zikirle süslemek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek ve getirdiği ictimâî mes’ûliyetleri îfâ etmek gerekir.

Bayram, yanık yüreklere cennet serinliği veren ilâhî bir ziyâfettir. Yine bayram, belli bir kesimin şımarıkça yaşadığı, israf çılgınlıklarıyla dolu tatil ve eğlence gibi şahsî mutluluk günleri değildir. Bilâkis, sıla-ı rahimde bulunmak, geçmişlerimizin ruhlarını hayırlarla şâd etmek, îman kardeşliğini cemiyet plânında yaşatmak, dargınlıkları-kırgınlıkları ortadan kaldırmak gibi nice ictimâî ibadetlerin îfâ edildiği, müşterek sevinç günleridir.

Bayram sevincini hak edebilmek için, bu sevinci toplum sathına yayabilmek; kederli ve muzdarip mü’minlerin de gönüllerini ferahlatmak îcâb eder. Zira mü’minler, ferdî rahatlık ve menfaat düşüncelerinden sıyrılmadıkça, yani nefislerini aşıp ictimâîleşmedikçe kemâle ermiş sayılmazlar.

Kâmil bir mü’min, yalnız kendi evini aydınlatan bir kandil değil; bütün yeryüzünde, dünyası kararmışların başını cömert ziyâsıyla okşayan, ruhları üşümüş garipleri müşfik sıcaklığıyla saran bir şefkat ve merhamet güneşi hâlinde, insanlığın fazîlet semâsında parlamalıdır. Zira gerçek bayram saâdetinin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir.

Şunu da unutmayalım ki, geçen Ramazanda hayatta olan dost ve akrabâmızdan bâzıları artık aramızda değiller. Geçen Ramazan, onların son Ramazanıydı. Bizler de bu gufrân ayını son Ramazanımız olabileceği şuuruyla değerlendirip ondan tertemiz çıkmaya gayret etmeliyiz. Zira hepimiz, ilâhî imtihan sahası olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz, ecel ile sona erecek, amellerimizle toprağa gömüleceğiz. Sonra ebedî bir hayat başlayacak. Orada dünya mektebinin karnesini alacağız. “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İsrâ, 14) buyrulacak.

Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat yanında bir aylık Ramazandan da kısa olan fânî ömrümüzü, ilâhî af şehâdetnâmesini alabilecek keyfiyette değerlendirmeye gayret edelim. Ramazan terbiyesi altında kazandığımız mânevî kıymetleri kaybetmeyelim. Îman ve amel-i sâlih hayatını belli günlere has bir merâsim zannetmeyelim.

Rabbimiz, gâfilleri uyandıracak, muzdaripleri sevindirecek, gerçek bayramın rûhâniyetine cümlemizi nâil eylesin. Dünyadaki her günümüzü Ramazân-ı şerîfin feyiz ve rûhâniyeti içinde yaşamayı müyesser kılsın. Âhiret yurdunu da bizlere ebedî bir bayram sürûru eylesin…

Âmîn!

Dipnotlar: 1. Bkz. İbn-i Mâce, Zekât, 21. 2. Tirmizî, Zekât, 27/659-660. Ayrıca bkz. Bakara 2/177.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Bakış Açısı: Demokrasi, Mursi, Suriye ve Samimiyet… 04.07.2013

"Olimpos dağının çocukları, Hira dağının evlatlarını asla kabullenmeyecektir.” Cemil Meriç

Mısır’da gerçekleşen darbe doğal olarak Türkiye’de epeyce yankı uyandırdı. Fırsattan istifade biz de ülke olarak darbe şakşakçıları ve Mursiciler olarak ikiye bölündük. Gerçi ikiye bölünmek için önce birleşmek gerekir ki, biz onu zaten hiç beceremedik. Neyse, çevrede olan her olayı kendi ideolojik düşünceleriyle bağdaştırıp karşıt görüşe öfke beslemeyi şiar edinmiş insanlardan uzak olmayı tercih ediyorum. Daha doğrusu bu insanlara uzak durmayı başaramadığımdan, onlara benzemekten kaçınıyorum. Bu yazı da bu detay göz önüne alınarak değerlendirilirse müteşekkir olurum.

“Fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir” ayetini baz alarak eleştiri oklarını karşıt görüşlülere yöneltirken zülf-i yâre dokunmamak maksadıyla dilimizin, elimizin ayarına dikkat etmeliyiz düsturuna sığınırım. Çünkü ülkemizde Müslümanların farkına varması gereken husus parçalanmayı sağlayan mücadelenin ideolojiler çerçevesinde değil de İslam çerçevesinde şekillendiğidir. Sen x’ci, y’ci kimliğinden dolayı alaşağı edilmek istenmiyorsun; sen dindar olduğun için bu kapsamda eleştiriliyorsun. Kısaca senin temsil ettiğin tek unsur İslam’dır. Sen mümin olduğuna inanıyorsan, ona göre davranmakla mükellefsin. Kendin gibi düşünmeyeni, onun silahınla vurmak gafletten öteye gitmeyecek bir hamle olur. Dolaylı olarak ‘Hasan Karakaya’nın’ iki gün önce takındığı üslubu da tasvip etmediğimi belirteyim, naçizane… Yalnızca bir sözün, tarafsız bir insana ‘bu mu Müslümanlar’ dedirtmesinden Allah muhafaza… Umarım bir gün, bu şekilde; “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetine göre hareket edebiliriz. Umarım bir gün…

Gelelim günümüz meselesine, Mursi’nin devrilmesi ülkemizde çeşitli çevreler tarafından kutlandı. Kutlandı derken, elbette havai fişeklerle, pastalarla değil; tehdit kokan sözler ve ahlaki değerlerden yoksun olan mizahi unsurlarla… Darbeyle dört defa yüzleşmiş bir toplumun, başka topraklarda olan bu askeri müdahaleyi çığırtkanlıkla seyretmesi elbette üzücü ve sinir bozucu. Lâkin dindarların bu süreci demokrasi ve anti-demokrasi terimlerine hapsetmesi de o kadar sığ ve samimiyetsiz. Çünkü inandığın doğrular seni bugün demokrat ilan ederken, yarın çok rahat şekilde demokrasi düşmanı ilan edebilir. Kavram kargaşası içine hapseder isen kendini, şu ters düştüğün kesimin bazı sorularını cevapsız bırakabilirsin. Samimiyet karinesi altında ne düşündüğünü söylesen oysaki… Belki her şey çok daha anlaşılabilir olur, değil mi?

En basit ifadeyle, Mursi’ye yapılan hain darbeyi sade bir vatandaş olarak kınıyorum. Dua etmekten başka elimden bir şey gelse, şu anda hiç düşünmeden yaparım kendisi için. Lâkin varsayım üzerine konuşursak, Mursi yarın iktidara yeniden gelir ve kendi halkına zulmetmeye başlarsa sonuna kadar Mursi’nin karşısında yer alacağım. Zulümden kastım, kürtajı yasaklaması, alkol yasası çıkarması değil; çoluk çocuk dinlemeden insanların üzerine bomba yağdırması, gerekirse kimyasal gaz kullanma tehdidini barındırması vesaire…

"Neden Mübarek indirildiğinde sustun" veya "neden Esad’a düşmansın", hatta "devlet olarak neden Suriye ile aramız iyiyken bozuldu" sorularına bu cevabı vermeyi yeğlerim.

İslam’ın şartlarından birisi demokrat olmak değil. Ama adil olmak, vicdanlı olmak, merhametli olmak her müminin sahip olması gereken hasletler. İyi bir demokrat olmayabiliriz hiçbirimiz kabul; ama sırf ideolojik bağlarımız nedeniyle çocuk katili bir zalime övgüler yağdırmayız! Hiçbir ahlâki değere uymayacak bu çirkinliğin dimdik karşısında yer alırız. Çünkü aksi, inandığın tüm doğruların kalbine hançer saplamak gibi hazin…

Dünya gündeminin üvey evladı Doğu Türkistan’a ve darbeye karşı dimdik duruşuyla övgülere mazhar olan Mursi'ye dualarımızla destek olmaya devam edelim. Allah yar ve yardımcıları olsun.

Selam ile.
Ahmet

2 Temmuz 2013 Salı

Şair ve patron - Sercan ZORBOZAN - 01.07.2013

Geçtiğimiz yıl Ramazan ayı, iyi hatırlıyorum çok sıcak, yapış yapış bir gün. Selamsız'dan Üsküdar sahiline doğru iniyorum dolmuşla. Elimde Halil İnalcık hocamızın 'Şair ve Patron' kitabı. Aklımda kısa zaman önce dinlediğim bir radyo programının kaydı, romanları çok satan bir yazarımızın Başbakan hakkında sarfettiği hakaretamiz cümleler. Olabilir diye söylendim kendi kendime, beşer şaşar. Beni asıl şaşırtan sahile birkaç yüz metre kala duvarda gördüğüm bir fuar afişi oldu. Kitapları çok satan aynı romancı, Başbakan'ın partisinin elindeki Üsküdar Belediyesi'nin kitap fuarında imza günü yapacakmış, ismi birinci sırada, fotoğrafı ise diğer tüm yazarların fotoğraflarından büyükçe basılmış. Gülmüştüm, bunu da iyi hatırlıyorum.

Aslına bakarsanız romancının bir suçu yoktu, sistem böyle işliyordu yüzyıllardır, İnalcık'ın çok iyi tespit ettiği gibi en iyi mimarın sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcunun sarayın kuyumcubaşısı, en iyi şairin de hükümdarın seçtiği sultan-uş şuara olduğu bir gelenekte tersine de olsa böyle sıkıntıların patlak vermesi gayet normal. İdeolojisi yahut dünya görüşü hiç önemli değil, dün başka hükümetler döneminde el üzerinde tutulup devletten her türlü desteği alan ve nüfuzuna nüfuz katan sanatçılar, aydınlar, bugün başka bir hükümetin devlet desteğini ellerinden almasına feveran ediyorlar. Devlet aynı devlet, yürütme organını işleten şahıslar değiştiğinde 'şair ve patron' arasındaki sistem değişmiyor ki, sadece 'şair' ve 'patron' değişiyor.

(İLLÜSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM)

KAYGILILAR, KAYGISIZLAR, KAYITSIZLAR

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve birçok sanatçının, tiyatrocunun imza attığı, 'Kaygılıyız' bildirisini şair-patron tanımı üzerinden değerlendirmek mümkün. Türkiye Cumhuriyeti'nde sürekli gündemde olup, 60'larda Kemalizm, 70'lerde Sosyalizm, 80'lerde Liberalizm, 90'larda ise burjuva solculuğu fikrine kapılmayan aydınların, sanatçıların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Türkiye'nin entelektüel altyapısı, Osman Gazi'nin nökerlerinden başlayıp Kanuni'nin saray şairlerine, oradan Tanzimat döneminin bazı bürokratları tanrılaştıran aydınlarına ve nihayet Mustafa Kemal'i Allah yerine koyan 20'li, 30'lu yılların gazete şiirlerine kadar kendi içinde tutarlı bir biçimde inşa edildi. Avrupa'da sanatçıları koruyan, kollayan, her türlü maddi manevi desteği veren Medici ailesi gibi hamiler biz de pek olmadığı için sanatçıların, aydınların yönelecekleri tek kapı, devlet kapısı olmuştur. Biraz daha somutlaştırmak için üç ayrı devirde yazılan üç ayrı övgü şiirinden örnekler verelim.

Nedim'in, 3. Ahmed'in damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa için yazdığı medhiyeden;

'Cihan-sadr-ı mu'allâ-kadr kim bezm-i celâlinde / Döner gûy-ı felek fevvâreves sâd-ı revân üzre'

(Yüce değerli dünya sadrazamının ululuk meclisinde, felek topu fıskiye gibi akıp giden su üzerinde döner)

Tevfik Fikret'in, peygamberlerde bulunan tüm özellikleri Tanzimat Fermanı'nın mimarı Mustafa Reşid Paşa'ya uyarlayan meşhur dizeleri:

'Aceb midir medeniyyet resûlü dense sana

Vücûd-ı mu'cizin eyler taassubu tahzîr'

(Sana medeniyet resulü dense tuhaf olur mu, vücudunun mucizesi tutuculuğu önler)

Üçüncü ve son dizeler, Vasfi Mahir Kocatürk'ün, Mustafa Kemal'e yazdığı şiirden:

'Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine'

Konuya bu açıdan baktığımızda meselenin sadece kaygı olmadığı, kısmen, yüzyılların imbiğinden süzülüp bugüne kadar ulaşan çıkar ilişkilerinin sarsılmasından ötürü açığa vurulan bir tepki olduğu söylenebilir. Çok değil bundan sadece on yıl önce devletten, hükümetten her türlü desteği son kuruşuna kadar alan tiyatrocuların, sinema yönetmenlerinin, kitap yazarlarının kafalarındaki devlet algısının bir ayda değiştiğine inanmamızı da beklememeli kimse. Nüfuzundan yararlanıldığı zaman devlet, iyi devlet, kaynakları kesti mi kötü devlet. Üstelik bunu yaparken toplumun en hassas olduğu bir dönemi, Gezi Protestoları günlerini kullanarak birikmiş kini açığa vurmak ayrı bir yazı konusu. Elle tutulacak hiçbir yanı yok.

Evet, devlet hep aynı devletti, balyozunu çıkardığı zaman haklı-haksız ayırt etmeden önüne çıkanı ezen, yıkan, darbeleyen... 90'lı yıllarda devletin televizyonu için çekilen Kurtuluş Savaşı dizisinde Mustafa Kemal'i oynayan Rutkay Aziz de bunu biliyordu, Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi piyanistlerden biri olan ve yüzlerce devlet organizasyonunda yer alan İdil Biret de. İsa'nın dediği gibi, ilk taşı en masum olanımız atmalı.

BİR KAYBOLAN KULÜBÜ TRİBİ

Bir de suyun bu tarafında olan yazarlar, sanatçılar ve aydınlar var. Araya koyduğum su birikintisi ayrımcılık amacı taşımıyor, Fatih ile Kadıköy arasında fizik kurallarını değiştiremediğimiz sürece bir boğaz hep olacak. O boğazı geçip herkesle bir olmanın tek yolu da dürüstlük ve vicdandır. Dürüst insanlar vicdanlarının rüzgarıyla su üstünde yürürler de, uçarlar da. Ama tekrar tekrar söylüyorum: Dürüst olmaları kaydıyla. Yani menfaat beklemeden, çıkar ilişkisine girmeden, içinden gelen sesi dinleyip tepki göstererek. Ama görüyoruz ki Gezi Protestoları, en ufak bir aksi ses çıkartanı lanetli, hain, alçak ilan edenleri ortaya çıkardığı gibi, geldiği yer ve gideceği en son nokta aşağı yukarı belli olan birçok yazarın, sanatçının, aydının da aslında entegre oldukları camiadan ayrılmak için bir bahane aradıklarını ortaya çıkardı. Malumun ilanı. Gönül isterdi ki bu değişikliği dürüstçe, mertçe ifade edip, hataları yanlışları ortaya koyarak yapsalardı. Ne yazık ki bunu da yapmadılar. Gözü çıkan, hayatını kaybeden, şiddet gören on binlerce insanın tepkileri serildi Boğazın üzerine ve geçenler geçti karşı yakaya.

Özetle bu durum da, yukarıda sözünü ettiğim şair-patron sisteminin sonuçlarından. Sağcısıyla solcusuyla Türkiye intelijansyası, tıpkı 15. ve 16. yüzyıllarda olduğu gibi, gittikleri her memlekette, her diyarda aynı şâşâ ile karşılanmak için koptuğu yerden bağlanma ihtimali olan ipleri atmakta hiçbir beis görmüyorlar. O zamanlar Arap yahut Acem olmanız gerekirdi, şimdi ise aynı kalbredeki üç yazarın 1 lira aldığı yerde 4 lira alan ve buna rağmen insanların acıları üzerinden prim yapmayı rahatça sindirebilen yazarlar, şairler, romancılar, aydınlar... Olan kime oluyor, onu da eskimeyen dizesiyle Priştineli Mesihi söylesin:

'Mesihi gökden insen sana yer yok

Yüri var gel Arabdan, ya Acemden'

Alıntı: http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/sair-ve-patron-2.7.2013%200-536978