26 Temmuz 2013 Cuma

İnsafımız kurudu mu? - Gökhan Özcan - 26 Temmuz 2013

Konuştuğumuz sözlerin, yazdığımız cümlelerin, kapıldığımız öfkelerin, içimizi usul usul ele geçirmeye başlayan nefret kültürünün birer gönüllü silahşoru haline geldiğinin farkında mıyız? Sinsiliğin ustası haline gelen nefislerimizi doyurabilmek için her gün, her saat, her an, mütemadiyen, başkasına ait bir yanlış, bir hata, bir günah, bir sürçme, bir takılma aramakta olduğumuzu görebiliyor muyuz? İnsanlığımızın gizli köşelerinde bir şeylerin, biri yanılsa, yenilse, sendelese, düşse de, koşup hepimiz tepesine vursak vursak vursak diye sabırsızlandığını sezebiliyor muyuz? Bütün bu ruhsuz klavyeler, bütün bu hayata bakmayan ekranlar, kalplerimizi kısıtlayan bütün bu hurufat kısıtlamaları içten içe kabalaştırıyor, sığlaştırıyor, kaskatı hale getirip duygusuzlaştırıyor bizi. Bir bilinç çekilmesi mi yaşıyoruz, bir vicdan körleşmesi mi, bir insaf boşalması mı?

Her günün uykuda olmadığımız her saatini ya da aslında uykuda olduğumuz her saatini başkalarının günahlarıyla, hatalarıyla, yanlışlarıyla, zayıflıklarıyla oynayarak, başka insanlıkları didikleyerek ve başka insanları zihnimizin yağlı urganlarında sallandırarak geçiriyoruz adeta. Ağızdan çıkanlara bakın, yazılıp çizilenlere bakın, tafra diye etrafa savrulan komplekslere bakın, gündelik haline gelen ağır öfke nöbetlerine bakın, orada kendini kaybeden insanlar göreceksiniz. İnsanlığını, kardeşliğini, arkadaşlığını, gönüldaşlığını, yoldaşlığını kendi ile birlikte kaybeden, kaybetmekte olan insanlar... Herkes kendi benliğinin orta yerine en insafsızından ve en hukuksuzundan ve en usulsüzünden bir mahkeme kurmuş, habire yargılıyor, mahkûm ediyor, idam ediyor. Ne hüsn-ü zan kalmış, ne kardeşlik hukuku, ne aynı hikayenin insanı olmanın nazı niyazı... Allah'ın kullarına en ufak bir yanlış yapmanın ne büyük bir günah olduğunu unutmuş olabilir miyiz tamamen!

Herkes kendisinin haklı olduğunu, doğruyu söylediğini, sözünün bütün sözlerden üstün, vicdanının bütün vicdanlardan keskin olduğunu düşünüyor. Yine herkes karşısındakinin haksız olduğunu, yanlış yaptığını, hakkaniyetten uzaklaştığını, davayı sattığını, ona buna yaranmaya çalıştığını, kendini pazarlama derdinde olduğunu, yoldan çıktığını, artistlik yaptığını ve bunun gibi bir çok şeyi ağız dolusu söylüyor, yazıyor. Velev ki manzara tam olarak böyle olsun; bir insanın kendi doğrularıyla bir başkasını ulu orta dövmeye çalışması kabul edilebilir mi? Hele ki iyilikle bakması, hüsnüzanla görmesi, suizandan uzak durması emrolunan bir Müslüman nasıl olur da böyle bir şeye tevessül edebilir?

İnsanın her konuda kendini haklı görmesi, sözünü üstün bilmesi, yanında olanları meşru, olmayanları gayrımeşru ilan etmesi kibirdendir ve bu ağır bir hastalıktır, bir insanlık arızasıdır. Öfke, nefret, gıybet, iftira, koğuculuk, hakaret, aşağılama, tahfif etme, hataları teşhir etme, bugüne özgü bir günah galerisi... Ve bütün bunlar güya doğruyu seslendirmek, savunmak adına...

Yalnızca tek bir mükemmel, tek bir şaşmaz hakikat, tek bir yanılmaz-yenilmez güç olduğuna, bunun da Allah olduğuna inananlar için, mükemmel insan diye bir şey yoktur; her kulun hataları, günahları, yanlışlıkları, zayıflıkları vardır. Her kulun iki yanında zerre miktarı günahını da, zerre miktarı sevabını da zayi etmeden yazan melekler vardır. Kulları yargılamak, kulların işi değildir ve sırf bu sebeple kaçınılması gereken bir şeydir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder